Özerklik ve Angajman: Aydınların Anti-politik Siyaseti

Émile Zola, 1840-1902. Fotoğraf: Nadar

 

Aydın paradoksal bir varlıktır. Bu paradoksal niteliği, ya saf kültür ya siyasi angajman biçimindeki klasik ikiliği sorguladığınızda anlayabilirsiniz ancak. Aydının tarihsel oluşumu, bu karşıtlığı aşmasına dayanır: Fransız yazarları, sanatçıları ve bilim insanları, Dreyfus Olayı’nda birer aydın olarak –yani tam da sanatın, bilimin ve edebiyatın görece özerk dünyasına aidiyetlerinden ve bu özerklikle özdeşleştirilen doğruluk, çıkar gözetmezlik, salahiyet gibi değerlerden ileri gelen özgül bir otoriteyle– siyasi hayata karıştıklarında, kendilerini birer aydın olarak ortaya koymuşlardır.

Aydın çift boyutlu bir varlıktır. Bir kültürel üreticinin aydın vasfına sahip olmak için yerine getirmesi gereken iki şart vardır: Bir yandan, özerk bir entelektüel dünyaya (bir alana) –yani dinî, siyasi ve ekonomik vs. güçlerden bağımsız bir dünyaya– ait olmalı ve onun yasalarına uymalı; öte yandan da, entelektüel alanda kazandığı salahiyet ve otoriteyi, her durumda entelektüel alanın dışında sürdürülen siyasi bir eyleme aktarmalıdır.

Keyfî ve buyurucu gibi görünebilecek bu önermeleri temellendirmek için, aydınları ortaya çıkaran unutulmuş ya da unutturulmuş tarihe kısaca değinmek gerekiyor. Tekrarların damgasını vurduğu bir tarih bu; zira alanın özerkliğe evrildiği süreç boyunca siyasete yönelik tutumlarda sürekli bocalamalar, hayata karışma veya fildişi kuleye kapanma seçenekleri arasında devamlı gidip gelmeler yaşanmıştır. 18. yüzyılda “filozoflar”ın “angajmanı”, ki Voltaire 1765’te Felsefe Sözlüğü’nün “Kalem Erbabı” maddesinde onları kuru jargonlarını kimsenin anlamadığı çürümüş üniversite ve akademilerin karşısına koyar, “kalem erbabı”nın Fransız Devrimi’ne katılmasıyla mantıksal devamlılık göstermiştir.

Ancak, Devrim sonrası Restorasyon döneminde “kalem erbabı”, bilhassa gazeteler üzerinden yayılan ve Devrim’e götüren yıkıcı düşünce hareketi kadar, Terör’ün aşırılıklarından da sorumlu tutuldu: Romantik şairler başta olmak üzere 1820’lerin genç kuşağının gözünde onlar şaibeli figürlerdi, hatta alay konusuydular. Romantik hareketin ilk aşamasında bu şairler, “filozoflar”ın, siyaset hayatına karışma ve rasyonel bir tarihsel gelişim vizyonu önerme iddiasına karşı çıkıyorlardı; kendi özerklik arzularını da, akla ve dogmaların eleştirisine karşı dinî duyarlılığı ve duyguları yeniden canlandırarak ifade ediyorlardı. Gelgelelim, Restorasyon’un gerici politikaları entelektüel alanın özerkliğini tehdit ettiği zaman, (bilhassa Michelet ve Saint-Simon’un yaptığı gibi) yazar ve âlimlerin özerkliğinde ısrar etmekte ve (Victor Hugo’nun yaptığı gibi) 18. yüzyıl “filozoflar”ının kâhin işlevini diriltmekte hiç tereddüt etmediler.

Fakat, sarkaç bir kez daha salınacak, ve 1848 Devrimi öncesinde neredeyse bütün yazarları etkisine almış görünen popülist romantizm, ilerici hareketin uğradığı yenilgiden ve İkinci İmparatorluğun tesisinden sağ çıkamayacaktı: 1848’in yanılsamaları, angajmanın bir kez daha reddedilmesine zemin hazırlayan o olağanüstü hüsrana yol açacaktı, ki Flaubert’in Duygusal Eğitim’i bu hüsranın en etkili vesikalarındandı. Flaubert veya Théophile Gautier gibi “sanat için sanat” ilkesini savunanlar, “saf” sanatı hem “sosyal sanat”ın karşısına koyuyorlardı, hem de burjuva müşterilerinin normlarına tabi olan “burjuva sanatı”nın. “Endüstriyel edebiyat” köleliğini (ev kirasını çıkarma zorunluluğu dışında) reddeden, kendileri gibi yazarlardan başka kimsenin yargısını kabul etmeyen bu kesim, edebiyat alanının içe kapalılığını yazarın hiçbir surette sembolik iktidar kullanmama ilkesiyle özdeşleştiriyor, dolayısıyla Hugo tarzı vates [geleceği gören kişi] olarak şair veya Michelet tarzı bilim adamı-kâhin geleneğinden ayrılıyorlardı.

 

 

Bu özerk alanların en özerk mensuplarının, özerkliği siyasetten el çekmekle tanımlamak gerekmediğini düşünmeye başlamaları, hatta sanatçı, yazar veya bilim insanı olarak pekâlâ siyasete müdahil olabilecekleri fikrine varmaları ancak 19. yüzyılın sonunu bulacaktı: yani edebiyat, sanat ve bilim alanları en yüksek özerklik derecesine ulaştığında. Sonradan siyasetçi olan Guizot veya Lamartine gibi kültür üreticilerinden farklı olarak, bu yeni kuşağın mensupları, tam da kendi alanlarından devşirdikleri ve alanın varlığını temellendiren (ahlaki saflık, salahiyet vs. gibi) değerlerin tümünü sahiplenen bir otoriteyle girdiler siyaset dünyasına. Émile Zola'nın “Suçluyorum” başlıklı metni ve arkasından açılan imza kampanyaları bu açıdan örnek (paradigmatik) nitelik taşıyacaktı, zira gerçek sanatsal veya bilimsel otorite burada yeni bir siyasi müdahale türüyle ortaya konuyordu: Aydın kimliğinin her iki boyutunu birden, yani hem “saflığı” hem de “angajmanı” azami seviyeye çıkaran bir müdahaleydi bu. Bu kuşak, “devlet aklı”nın tam anlamıyla anti-tezi olan bir saflık siyasetine hayat verecekti.

Bu anti-politik siyasetin temeli ne miydi? Ekonomi ve siyaset alanlarına özgü kanunları reddetmeyi; bu alanlarda kabul gören para, iktidar, paye gibi amaç ve değerleri tanımamayı temel yasası kabul eden özerk toplumsal dünyaların varlığıydı.  

 

 

  

Aydını tanımlayan paradoksal sentez, yani özerklik ile siyasi angajman karşı uçları arasındaki sentez, birdenbire icat edilmediği gibi, bir daha yıkılmamacasına kurulup yerleşmiş de değildir. Bu sentezde hep değişken ve oturmamış bir şeyler olmuştur; bundan dolayı da, tarihte bir o uca bir diğer uca meyleden hareketin de gösterdiği gibi, kültürel sermaye sahiplerinin tarih sarkacıyla belirlenen bu konumlardan bir tanesine doğru “gerileme” ihtimalleri her zaman mevcuttur – yani ya “saf” yazar, sanatçı, bilim insanı ucuna, ya da düpedüz siyasi aktör, gazeteci, siyasetçi vs. ucuna kayabilirler. Bu iki olası tutum arasındaki gidip gelmeler, kültürel üretim alanının bizzat varlığına işlemiş olan özerklik iddiasının, bir ülkenin tarihi içinde dönemden döneme değişen veya her ülkede farklılık gösteren zamansal güçleri hesaba katmak zorunda olduğu gerçeğiyle açıklanabilir: Bunlar, Kilise ve devlet, veya büyük sınai ve ticari yapılar gibi alanın dışındaki güçler de olabilir, basın, yayıncılık, radyo, televizyon başta olmak üzere üretim ve dağıtım araçlarını kontrol eden iç güçler de olabilir.

Farklı ülkelerin aydınlarının, onları bölme tehlikesi taşıyan karşıtlıkları anlamak ve aşmak için, kendilerini tanımlarken ilişkide oldukları zamansal güçlerin durumunu daima akıllarında tutmaları gerekir… Evrensellik hedefiyle söz aldıkları her durumda, aslında entelektüel alanın özgül bir tarihine ait belirli özelliklere bağlı bir tarihsel bilincin bilinçsiz sözcüleri olma ihtimalleri de olduğunu unutmamalıdırlar.

Aydının başta değindiğim çift boyutlu ve paradoksal niteliği, aydınların siyasi etkililiğini pekiştirmeyi amaçlayan her türlü siyasi eylemin ister istemez çifte mesaj iletmesi gerektiği anlamına gelir. Mesele, bir taraftan, kültür üreticilerinin özerkliği için gereken ekonomik ve toplumsal koşulları güvence altına almaya ve alan içindeki en özerk üreticilerin konumunu sağlamlaştırmaya çalışarak, zamansal güçler karşısındaki özerkliği pekiştirmek; öte taraftan, özerk kültür üreticilerine, sahip oldukları özgül otoriteye dayanarak kolektif biçimde siyasete müdahil olma ve entelektüel üretim ve onaylanma araçlarının kontrolü için mücadele etme imkânı verecek kurum ve mekanizmalar yaratarak, en özerk kültür üreticilerini fildişi kulenin cazibesine kapılmaktan kurtarmaktır.  

Fakat burada, Aklın bilince ya da dile nakşolmuş evrensel yapıları olduğu yolundaki aşkınsal yanılsamaya karşı şunu hatırlatmak isterim ki, Akıl denen şey tarihin bir ürünüdür, ve akla uygun düşünceye imkân sağlayacak toplumsal koşulları güvence altına almayı hedefleyen tarihsel eylemlerle durmaksızın yeniden üretilmesi gerekir. Mensupları akılla, çıkar gözetmezlikle, hakikatle ilgilenen bir sanatçılar ve bilim insanları cumhuriyetini tesis etmek için hiç durmadan çalışmanız gerekir. Habermas’ın kastettiği anlamda bir evrensel pragmatiğe karşı, bir evrensel siyaseti önerilmelidir. İletişimde tarih-aşırı evrenseller yoktur, ama evrensellerin üretilmesine yardımcı olacak toplumsal olarak kurulmuş iletişim biçimleri vardır.


Pierre Bourdieu’nün 6 Ekim 1989’da Asahi gazetesinde yaptığı “Universal Corporatism: The Role of Intellectuals in the Modern World” başlıklı konuşmadan seçilmiş pasajlar. Yayınlandığı yer: Poetics Today, cilt 12, sayı 4 (Kış, 1991) s. 655-669. İngilizceye çeviren: Gisele Sapiro.

Romantizm, Bourdieu, sanat-politika, sanatın özerkliği