Sefa Sınıfı Üzerine

Thorstein Veblen (1857-1929)

 

[...] Ekonomik gelişmenin ilk safhalarında, sınırsız mal tüketimi, özellikle de daha yüksek nitelikli malların tüketimi –ideal olarak, asgari yaşam seviyesinin üstündeki her tür tüketim– sefa sınıfına [leisure class] özgüdür. Bu sınırlama, bir sonraki barışçıl safhaya ulaşılmasının ardından, yani özel mülkiyet tesis edildikten ve ücretli emeğe ya da küçük hanehalkı ekonomisine dayalı sanayi sistemi yerleştikten sonra, en azından biçimsel düzeyde kaybolmaya meyleder. Fakat daha önceki yarı barışçıl safhada, sefa sınıfının daha sonraki ekonomik hayat üzerinde etkide bulunmasını sağlayan geleneklerin oluşma ve pekişme evresinde, bu kural, itibari bir yasa hükmünde olmuş, tüketimin uyma eğilimi gösterdiği norm işlevi görmüştür. Öyle ki bu kurala uymadığı gözlenen her sapma, gelişimin ileriki safhalarında er veya geç safdışı olacağına kesin gözüyle bakılan, atipik bir olgu olarak değerlendirilmiştir.

O halde, sefa sınıfının yarı barışçıl beyzadesi, sadece hayatını sürdürmek ve bedenen verimli olabilmek için gereken asgari düzeyin ötesinde tüketmekle kalmaz: Onun tüketimi, aynı zamanda, tüketilen malların niteliği konusunda bir uzmanlaşmadan da geçer. Bu beyefendi, yemek, içki, uyuşturucu, ev, hizmet, süs, kıyafet, silah ve cephane, eğlencelik, nazarlık, put ya da mabut… ne varsa, hepsinin en iyilerini, hem de bol bol tüketir. Tükettiği kalemlerde zamanla yaşanan iyileşme sürecinde yeniliklerin altında yatan ilke ve temel gerekçe, kuşkusuz, geliştirilmiş ve ince ayar verilmiş ürünlerin kişisel konfor ve esenlik bakımından daha etkili olmalarıdır. Ama onların tüketilmesindeki yegâne saik bu değildir. Saygıdeğerlik kuralı, ânında devreye girerek, hayatta kalmaya uygun addettiği yenilikleri ele geçirir. Bu daha nitelikli malların tüketimi, zenginlik göstergesi olduğundan, aynı zamanda saygınlık göstergesi haline gelir; buna mukabil, bunları yeterli miktarda ve kalitede tüketmemek de, bir düşüklük ve kusur damgasına dönüşür.

Yemede, içmede vs. en üstün kaliteyi seçmek için gösterilen özendeki bu artış, sefa sınıfından beyefendinin sadece hayat tarzı değil, terbiyesi ve zihinsel faaliyetleri üzerinde de etkili olur. O artık başarılı ve atılgan erkekten, gücü ve imkânları yerinde gözüpek adamdan ibaret değildir. Saygınlığını kaybetmemek için beğenilerini de geliştirmek zorundadır, çünkü tüketim malları arasından kibarlara yaraşır olanlar ile bayağı olanlar arasında hassasiyetle ayrım yapabilmesi de beklenmektedir artık. Övgüye değer yiyeceklerin farklı kaliteleri arasından seçim yapmayı; bir erkeğe yakışan içkileri ve süs eşyalarını ayırt etmeyi; hangi kıyafetin ve hangi yapının usturuplu olduğunu; silahlarda, oyunlarda, danslarda ve uyuşturucuda neyin saygın olduğunu seçmeyi bilen bir uzmana dönüşür. Bu estetik becerinin geliştirilmesi için zamana ve temrin yapmaya ihtiyaç vardır; beyefendinin üzerinde bu yönde öyle bir baskı oluşur ki, boş zamanları, yakışık alır bir zevküsefa görüntüsü arz eden bir hayat sürme işini öğrenmeye hasredilmiş zahmetli bir idmana dönüşür. Beyefendinin doğru türdeki malları bol bol tüketme zorunluluğuyla yakından bağlantılı bir diğer kural da, bunları adabınca tüketmeyi bilmesidir. Sonuçta zevküsefa hayatı da münasip bir biçimde sürdürülmelidir. Adabı muaşeret böyle doğar. [...] Yüksek terbiye ve soylu yaşam biçimleri, gösterişçi sefa ve gösterişçi tüketim normuna uymayı sağlayan unsurlardır.

Değerli malların gösterişçi tüketimi, sefa adamının saygınlık kazanma araçlarıdır. Servet onun elinde biriktikçe, zenginliğini bu yöntemle gözler önüne serme yönünde tek başına sarf ettiği çaba yeterli olmayacaktır. Onun için, dostların ve rakiplerin yardımı devreye girer: Değerli hediyeler verilir, pahalı ziyafetler ve eğlenceler düzenlenir. [...]

Güzel olduğu kabul edilen pahalı ürünlerin kullanımından ve seyredilmesinden elde edilen yüksek tatmin, genelde, büyük ölçüde güzellik hayranlığı kisvesine bürünmüş lüks hayranlığımızın verdiği bir tatmindir. Daha üstün bir ürünü daha çok beğenmemizin sebebi, tamamen saf duygularla onun güzelliğine hayran kalmamızdan ziyade, saygınlık göstergesi olma niteliğini takdir etmemizdir. Gösterişçi savurganlık şartı, beğeni kurallarımız arasında bilinçli biçimde yer almaz, ama güzellik algımızı seçici biçimde şekillendirip koruyan, neye güzel demenin uygun olacağını ayırt etme yetimizi yönlendiren zorlayıcı bir norm olarak varlığını korur.

İşte güzel ile saygın tam bu noktada buluşur ve iç içe geçer, öyle ki herhangi bir somut örnekte işlevsellik ile müsriflik arasında ayrım yapmak çok zor olur. Gösterişçi savurganlık ihtiyacımıza cevap vererek saygınlığımızı pekiştiren bir ürünün, aynı zamanda güzel bir nesne olması sık rastlanan bir durumdur; keza, bir ürünü kullanım amacına uygun hale getirmek için sarf edilen emeğin aynısının, ona biçim ve renk güzelliğini kazandırmak için sarf edilmiş olması da muhtemeldir, ki sıklıkla böyle olur. Meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getiren bir olgu daha vardır: Sözgelimi değerli taş ve madenler veya süslenme ve dekorasyon için kullanılan başka birçok nesne, gösterişçi savurganlık ürünleri olma işlevlerini, ondan önce gelen güzellik nesnesi olma işlevlerine borçludurlar. Mesela altının duyulara hitap eden güzelliği çok yüksektir; en çok değer verilen sanat eserlerinin çoğunluğu olmasa da hatırı sayılır bir kısmı, kendi içlerinde güzeldir – gerçi bunu çoğunlukla maddi niteliklerine borçludurlar; bazı giyim kuşam malzemeleri, bazı manzaralar ve daha başka pek çok şey için de, daha küçük ölçüde olmakla birlikte aynı şey geçerlidir. Söz konusu nesnelerin, taşıdıkları bu içsel güzellik olmasa bu kadar arzu edilir olacakları veya birer gurur kaynağı olarak sahipleri ve kullanıcıları tarafından tekelleştirilecekleri kuşkulu olurdu. Yine de, bu nesnelerin sahipleri açısından işlevi, çoğunlukla, içsel güzelliklerine değil, onlara sahip olmanın ve onları tüketmenin saygınlık kazandırmasına veya küçük düşmeyi önlemesine dayanır.

Bu nesneler, başka yararlarının yanı sıra, güzeldirler ve bu özellikleriyle de bir işlevi yerine getirirler: Sahiplenildikleri veya tekelleştirildikleri takdirde, değerli hale gelirler; dolayısıyla, değerli birer mülk olarak insanlarda gıpta uyandırırlar; böyle bir varlığa sahip olan bir kişi, sadece ona bakarak güzellik duygusunu tatmin etmekle kalmaz, böyle değerli bir malın keyfini tek başına sürmenin verdiği maddi üstünlük hissini de yaşar. Ama bu nesnelerin –kelimenin yalın anlamıyla– güzelliği, tekelleştirilmelerinin veya ticari değerlerinin gerekçesi değil, mazeretidir. “Mücevherlerin duyulara hitap eden güzelliği ne kadar yüksek olursa olsun, enderlikleri ve yüksek fiyatları onlara ayrı bir seçkinlik havası verir – ucuz olsalar asla kazanamayacakları bir özelliktir bu.” Nitekim, bu başlık altındaki örneklerin çoğunluğunda, bu güzel nesnelerin münhasır zilyetliğini [exclusive possession] ve kullanımını özendirecek pek bir sebep yoktur – gösterişçi savurganlık ürünleri olarak taşıdıkları saygınlık göstergesi olma özelliği hariç. Bu genel sınıf altındaki nesnelerin büyük kısmı –kişisel ziynet eşyaları hariç olmak kaydıyla– onlara bakan kişi aynı zamanda onlara sahip olsun ya da olmasın, saygınlık kazandırma işlevleri dışındaki başka amaçları da ziyadesiyle yerine getirebilirler; kişisel süs eşyaları söz konusu olduğunda bile, bu eşyaların esasen, onları taşıyanlara (ya da sahiplerine), onlarsız yaşamak zorunda olanlar karşısında bir üstünlük bahşetme işlevi gördüğünü eklemek gerek. Birilerinin mülkiyetine geçmeleri, güzel nesnelerin estetik işlevinde ne evrensel ne de büyük bir artışa sebep olur.

Şu âna kadar ortaya koyduğumuz savlar, şöyle bir genelleştirmeye dayanak oluşturuyor: Herhangi bir değerli nesnenin güzellik algımızı tatmin etmesi için, hem güzellik hem de pahalılık şartlarına uyması gerekir. Ama iş bu kadarla kalmıyor. Bunun ötesinde, pahalılık kuralı beğenilerimizi öylesine etkiler  ki, hayranlığımızda pahalılık göstergeleri ile nesnenin güzel özellikleri ayırt edilemeyecek kadar iç içe geçer ve sonuçta ortaya çıkan etki, salt güzelliğe duyulan hayranlık başlığı altında sınıflandırılır. Aslında birer pahalılık göstergesi olan şeyler, pahalı malların güzel özellikleri olarak kabul görmeye başlar. Bu ürünler saygınlık kazandıran ihtişamın göstergeleri olarak hoşa gider ve bu açıdan verdikleri haz, güzel formlarının ve renklerinin verdiği hazla karışır; öyle ki, diyelim bir giysinin estetik niteliklerini inceledikten sonra, sahibinin parasal üstünlüğünü sergilemesi sayılmazsa hiçbir estetik değeri olmadığı sonucuna varabiliriz, yine de bu bizi o giysinin “son derece hoş” olduğunu söylemekten alıkoymayabilir.  

Thorstein Veblen, The Theory of the Leisure Class (1899) s. 52-53, 86-88.