Müzayedeler: Gösterge Mübadelesi ve İsraf Değeri

 

 

Değerin Başkalaşımı

Para, müzayede ânında, bölünebilir bir mübadele değeri olarak hükmünü kaybeder ve harcanmak suretiyle, tözsel bir başkalaşım geçirerek, bölünmez bir israf değerine [valeur somptuaire] dönüşür. Böylelikle bir gösterge olarak resmin –yani benzersiz ve bölünmez bir nesnenin– benzeşi haline gelir. Artık para ile tuval arasında bir eşdeğerlik değil, aristokratik bir denklik kurulmuştur: Ekonomik mübadele değeri niteliğini kaybeden para, bir israf malzemesine dönüşmüş, sembolik değerini kaybeden tuval ise, bir saygınlık göstergesine (dolayısıyla “resim” dediğimiz o dışarıya kapalı eserler bütününün parçasına) dönüşmüştür.[1]

 

Toplumsal İlişki

Gösterişe yönelik israf ediminde, para, genel eşdeğerlik olarak, bir biçim olarak, dolayısıyla da bu biçimin düzenlediği özgül (kapitalist) bir toplumsal ilişki olarak hükmünü kaybeder. Müzayedenin bu edimle yerleştirdiği toplumsal ilişki, hâlâ, (eşler arasındaki) bir aristokratik denklik ilişkisidir. Herkesin kendi temellük hesabını kendi yönettiği, kişiler arasında biçimsel eşitlik temelinde bir ekonomik rekabet ilişkisini yerleştiren ticari işlemlerin aksine, müzayede, tıpkı bir şölen ya da oyun gibi, denkler arasında somut bir mübadele cemaati oluşturur. Yarışın galibi kim olursa olsun, müzayedenin asıl işlevi, bir ayrıcalıklılar cemaati oluşturmaktır – bu kişiler, dışarıya kapalı bir göstergeler bütünü üzerinde çekişmeci [agonistic] spekülasyon yoluyla kendilerini bu şekilde tanımlarlar. Aristokratik türdeki rekabet, bu kişilerin denkliğini (ki bunun, ekonomik rekabetteki biçimsel eşitlikle hiçbir ilgisi yoktur), dolayısıyla başkaları karşısında topluca sahip oldukları kast ayrıcalıklarını tasdik eder – artık onları başkalarından ayıran tek şey alım güçleri değildir, gösterge değerlerinin üretimi ve mübadelesi biçimindeki müsrif ve kolektif edimdir.

İşte ideolojinin matrisi buradadır – ekonomik olana dayalı üretim, mübadele ve toplumsal ilişki sisteminden köklü biçimde farklı olan bir üretim, mübadele ve toplumsal ilişki sisteminin bütünlüklü mantığında. İdeoloji, bilincin esrarengiz bir şekilde karartılması demek değildir; bir toplumsal mantığın yerini alan (ve onun çelişkilerini çözen), böylelikle bizzat değerin tanımını değiştiren bir başka toplumsal mantıktır. Bunu bir türlü anlamadığımız için, “içselleştirme” gibi utanç verici bir psikolojik açıklamaya dönüp duruyoruz. Peki, kendi kendini gizemleştiren, kendini “ideolojik değerler”e teslim eden “bilinç” denen bu tuhaf sapkınlığın özneleri olan toplumsal aktörler bir yandan da kendi “nesnel” toplumsal ilişkilerini sürdürürken, o bilinç nereden çıkıyor? Tabii ya, bilinç “nesnel” tarafa geçmeye karar verdiğinde devrimci oluyor, o zaman buna “bilinçlenme” diyoruz! Yeni psikoloji, ne kadar da tuhaf bir burjuva – yine de devrimci kurama derinden kök salmış.

İşin aslı, sanat sevdalısının “psikolojisi” denen şey, aynı zamanda, tamamen mübadele sisteminden çıkarılmıştır. Sanat sevdalısının iddia ettiği biriciklik –nesneye duyulan, seçilmiş bir akrabalık olarak deneyimlenen o fetişist tutku– onun, bir ayrıcalıklılar cemaati içinde yerine getirdiği rekabet edimi aracılığıyla denk olarak kabul edilmesine dayanır. Sanat sevdalısı bizzat tuvalin eşitidir – benzersiz değerini denklik ilişkisinden alan; dışarıya kapalı resimler bütününün diğer unsurlarıyla birlikte bir gösterge olarak idame ettirdiği meşru saygınlığından devşiren tuvalin. İşte, sanat meraklısı ile tuval arasındaki, psikolojik açıdan tam da müzayedeyle yerleştirilmiş değer türünü, mübadele ve aristokratik toplumsal ilişki türünü ifade eden “elitist” akrabalık böyle doğar. Sanat meraklısının tutkusu, diğer tüm meraklıların örtük meydan okumasıyla, heyecan verici ve dinmeyen takıntısıyla alevlenir; tıpkı tuvalin fetişleştirilmiş değerinin –sanat meraklısının mana’sının– ana maddesini şunlardan devşirmesi gibi:

 

— aynı yüce statü alanındaki diğer tüm tuvallere ayrımsal olarak göndermede bulunmasından;

— şeceresinden, soykütüğünden, yani üzerindeki imzadan ve kendisine sahip olmuş insanlar dizisinden. 

Demek ki, fetişizmi doğuran ve mübadele ilkesini sürdüren, yalnızca bireyin nesneyle arasındaki psikolojik ilişki değil. “Nesne fetişizmi” hiçbir zaman mübadele ilkesine dayanak oluşturmaz; mübadele biçimindeki toplumsal ilke, nesnenin fetişleştirilmiş değerine dayanak oluşturur.

 

Jean Baudrillard, For a Critique of the Political Economy of the Sign kitabından seçilmiş pasajlar, İngilizce'ye çeviren Charles Levin (St Louis, Missouri : Telos Press, 1981) s. 117-118.

 



[1] “Bir tuvalin satıldığı fiyat, bir tüketim nesnesinden farklı olarak, onun değerinin ölçütü değildir. Tuval söz konusu olduğunda fiyatın sadece satış ânında bir anlamı vardır – resmin göndermede bulunduğu mutlak değer ve anlamlandırmaların nispî eşdeğeri olan rekabet oyunu sırasında”: P. Dard ve J. Michner, Etude sur l’Exchange de Valeur. İşin aslı, burada söz konusu olan artık bir fiyat değil, bir bahistir [enjeu]. Dahası, has oyuncular için, oyunda kazanılan para oyunun damgasını taşımaya devam eder ve işlevsel ekonomik amaçlar için kullanılamaz: Yeniden oyuna sürülmesi, oyuna akıtılması, “yakılması” gerekir – bir anlamda, Bataille’ın lanetli pay dediği şeydir.