Çokkültürcülük, ya da Çokuluslu Kapitalizmin Kültürel Mantığı

SOSYALİST GERÇEKÇİLİK'in eski güzel günlerini hâlâ hatırlayanlar, "tipik" kavramının oynadığı anahtar rolden haberdardırlar: Gerçekten ilerici olan bir edebiyatın "tipik durumlardaki tipik kahramanları" betimlemesi beklenirdi. Sovyet gerçekliğine dair kasvetli resimler sunan yazarlar yalancılıkla suçlanmakla kalmıyorlardı; onlara yöneltilen suçlama, daha ziyade, Komünizm doğrultusunda ilerlemeye yönelik temeldeki tarihsel eğilimi ifade etme anlamında "tipik" olan olgular üzerinde odaklanmak yerine, yoz geçmişin kalıntılarını betimleyerek toplumsal gerçekliğin çarpık bir yansımasını sunmalarıydı. Bu kavram kulağa ne kadar gülünç gelirse gelsin, bir nebze doğruluk içermektedir ki o da şudur: Her evrensel ideolojik kavram, her zaman, kendi evrenselliğine renk katan ve yarattığı etkiyi açıklayan tikel bir içeriğin hegemonyası altındadır.

 

Bekâr Anne Neden "Tipik"tir?

Örneğin ABD'de sosyal güvenlik sistemine karşı çıkılırken, sistemin etkisiz olduğu fikri, sanki sosyal güvenlik son tahlilde siyah bekâr annelere yönelik bir programmış gibi, sözde-somut bir meşum Afro-Amerikan bekâr anne temsili yoluyla destekleniyordu – "bekâr siyah anne"nin tikel durumu, sosyal güvenlik sisteminin ve bu sistemde yanlış olan yanın "tipik" örneği olarak görülüyordu sessizce. Kürtaj karşıtı kampanyada ise bu kez "tipik" örnek bunun tam tersidir: Kariyerine, "doğa"nın ona verdiği annelik görevinden daha çok değer veren, önüne gelenle yatan çalışan kadın – oysa bu niteleme, kürtajların büyük çoğunluğunun çok çocuklu alt sınıf ailelerde yaptırıldığı gerçeğiyle bariz biçimde çelişmektedir. Bu özgül kaydırma, tikel bir içeriğin evrensel anlayışın "tipik" örneği olarak öne çıkarılması, evrensel ideoloji nosyonundaki fantazi unsurudur, bu nosyonun fantazmatik arkaplanı/dayanağıdır. Kant'ın terimleriyle söylersek, "aşkın şematizm" rolünü oynayarak, boş evrensel kavramı, "fiili deneyim"imizle doğrudan bağlantılı bir nosyona çevirir. Bu fantazmatik özgülleştirme, bu haliyle, hiçbir surette önemsiz bir örnekleme değildir: İdeolojik kavgalar tam da bu düzeyde kazanılır ya da kaybedilir – bir çocukla daha başa çıkamayacak büyük bir alt sınıf ailedeki kürtajı "tipik" örnek olarak gördüğümüz anda, perspektif kökten değişir.[1]

Bu örnek, "evrensel"in, hangi anlamda bir yarılmadan, "tikel bir kimliğin olumsuzlanmasının bu kimliği tam da kimliğin ve tamlığın simgesi içinde dönüştürdüğü, kurucu bir yarılmadan kaynaklandığını"[2] netleştirir: Evrensel, ancak tikel bir içeriğin onun vekili olarak iş görmeye başlamasıyla somut varoluşa kavuşur. Birkaç yıl önce İngiliz boyalı basını, bütçe krizlerinden gençlerin işlediği suçlara kadar modern toplumdaki bütün kötülüklerin kaynağı olarak bekâr anneleri gösteriyordu. Bu ideolojik mekânda, "modern toplumsal Kötülük"ün evrenselliği, ancak "bekâr anne" figürünün bir yandan tikelliği içinde kendisi, diğer yandan da "modern toplumsal Kötülük"ün vekili olarak kendisi şeklinde ikiye yarılması sayesinde işlevsellik kazanıyordu. Evrensel ile onun vekili işlevini gören tikel içerik arasındaki bu bağın olumsal olması, tam da bunun, ideolojik hegemonya için verilen siyasi bir mücadelenin sonucu olduğu anlamına gelir. Gelgelelim, bu mücadelenin diyalektiği, standart Marksist versiyonunda olduğundan –tikel çıkarların evrensellik biçimine bürünmelerinden– daha karmaşıktır: "Evrensel insan hakları aslında beyaz, erkek mülk sahiplerinin haklarıdır..." Egemen ideolojinin işleyebilmesi için, sömürülen çoğunluğun, içinde kendi sahici özlemlerini görebileceği bir dizi özelliği de bünyesinde barındırması gerekir. Başka bir deyişle, her hegemonik evrensellik en azından iki tikel içeriği, yani hem sahici popüler içeriği hem de onun tahakküm ve sömürü ilişkileri tarafından çarpıtılmış biçimini bünyesinde barındırmak zorundadır. Faşist ideoloji, halkın gerçek cemaatlere ve acımasız rekabet ve sömürüye karşı toplumsal dayanışmaya duyduğu sahici özlemi elbette "manipüle eder"; toplumsal tahakküm ve sömürü ilişkilerinin sürmesini meşrulaştırmak için bu özlemin dışavurumunu elbette "çarpıtır". Gelgelelim, sahici özlemi bu şekilde çarpıtabilmek için, önce onu bünyesinde barındırmalıdır... Etienne Balibar, Marx'ın klasik formülünü tersine çevirmekte kesinlikle haklıydı: Egemen fikirler tam da doğrudan doğruya egemenlere ait olmayan fikirlerdir.[3] Hıristiyanlık nasıl egemen ideoloji haline geldi? Ezilenlerin bir dizi çok önemli motifini ve özlemini kendi bünyesine dahil ederek –hakikat, acı çeken ve aşağılananların yanındadır, iktidar yozlaştırır, vs.– ve bunları mevcut tahakküm ilişkileriyle bağdaşacak şekilde yeniden eklemleyerek.

 

Arzu ve Eklemlenişi

Burada insanın içinden, Freud'un örtük rüya-düşüncesi ile rüyada ifade edilen bilinçdışı arzu arasında yaptığı ayrıma başvurmak geliyor. Bu ikisi aynı şey değildir: Bilinçdışı arzu kendini ancak rüya-çalışması (perlaboration) yoluyla, örtük rüya-düşüncesinin bir rüyanın belirtik metni haline çevrilmesi sayesinde eklemler, kaydeder. Benzer şekilde, faşist ideolojinin "örtük rüya-düşüncesi"nde (sahici cemaat ve toplumsal dayanışma özleminde) de "faşist" (ya da "gerici", vs.) hiçbir yan yoktur; faşist ideolojiye faşizme özgü karakteri veren şey, bu "örtük rüya-düşüncesi"nin ideolojik "rüya-çalışması" tarafından işlenip, toplumsal sömürü ve tahakküm ilişkilerini meşrulaştırmayı sürdüren belirtik ideolojik metne dönüştürülmesinde yatar. Günümüzün sağcı popülizminde de aynı şey görülmüyor mu? Liberal eleştirmenler, popülizmin göndermede bulunduğu değerleri "fundamentalist" ya da "proto-faşist" olarak adlandırıp bir kenara atmakta çok aceleci davranmıyorlar mı?

Nitekim, ideoloji-olmayan –Fredric Jameson'ın en gaddar ideolojide bile mevcut olan ütopyacı uğrak adını verdiği şey– kesinlikle kaçınılmazdır: İdeoloji bir bakıma, ideoloji-olmayan'ın görünüş biçiminden, biçimsel çarpıtılışından/yerinden edilişinden başka bir şey değildir. Hayal edilebilecek en kötü örneği ele alırsak, Nazi anti-Semitizmi, sahici bir cemaat hayatına duyulan ütopyacı özlemde, kapitalist sömürünün akıldışılığının bütünüyle haklı gerekçelerle reddinde temellenmiş değil miydi? Burada söylemek istediğimiz şu ki, bu özlemi "totaliter bir fantazi" olarak reddetmek, yani onda faşizmin "kökleri"ni aramak teorik ve siyasi açıdan yanlıştır – liberal-bireyci eleştirinin standart yanlışıdır bu: Onu "ideolojik" kılan, eklemlenme biçimidir; bu özlemin, kapitalist sömürünün ne olduğuna (bu Yahudi etkisinin, mali sermayenin "üretken" sermaye üzerindeki önceliğinin sonucudur – sadece üretken sermaye işçilerle uyumlu bir "ortaklık" kurabilir) ve onu nasıl altedeceğimize (Yahudilerden kurtularak) dair çok özgül bir anlayışın meşrulaştırılma biçimi olarak işlev görmesidir.

Nitekim, ideolojik ve siyasi hegemonya mücadelesi her zaman, "kendiliğinden" bir şekilde "apolitik" olarak, siyasi sınırları aşan bir şey olarak yaşanan terimleri sahiplenme mücadelesidir. Doğu Avrupa'daki Komünist ülkelerdeki en güçlü muhalefet hareketlerinden birinin adının Dayanışma olması boşuna değildir: Dayanışma, toplumun imkânsız tamlığının gösterenidir; böyle bir şey hiç varolduysa tabii. Sanki, 1980'lerin Polonyası'nda, Laclau'nun eşdeğerlik mantığı adını verdiği şey uç noktaya götürülmüştür: "İktidardaki Komünistler", toplum-olmayanın, bozulma ve yozlaşmanın cisimleşmesi olarak hizmet görmüş, aralarında bizzat hayal kırıklığına uğramış "dürüst Komünistler"in de bulunduğu herkesi kendilerine karşı sihirli bir biçimde birleştirmişlerdir. Muhafazakâr milliyetçiler Komünistleri Sovyet efendileri adına Polonya'nın çıkarlarına ihanet etmekle suçluyorlardı; akılları fikirleri iş/ticaret yapmakta olan bireyler onları dizginsiz kapitalist faaliyetin önünde birer engel olarak görüyorlardı; Katolik Kilisesi'ne göre, Komünistler ahlaksız ateistlerdi; çiftçilere göre, kırsal hayatı çığrından çıkaran vahşi modernleşme gücünü temsil ediyorlardı; sanatçılar ve entelektüellere göre, Komünizm baskıcı ve budalaca sansürün öbür adıydı; işçiler Parti bürokrasisi tarafından sömürülmenin de ötesinde, bunun kendileri adına yapıldığı iddiasıyla daha da aşağılandıklarını düşünüyorlardı; son olarak, hayal kırıklığına uğramış eski solcular rejimi "gerçek Sosyalizme" ihanet olarak görüyorlardı. Bütün bu farklı ve potansiyel olarak uzlaşmaz konumlar arasındaki imkânsız siyasi ittifak, ancak, deyim yerindeyse siyasi olanı siyaset öncesi olandan ayıran sınırda duran bir gösterenin bayrağı altında mümkün olabilirdi ve "Dayanışma" buna kusursuz bir adaydı: Bu terim, insanları bütün siyasi farklarına rağmen birbirine bağlaması gereken "basit" ve "temel" insan birliğine karşılık geldiği için siyasi olarak iş görebilmişti.[4]

 

Muhafazakâr Temel İçgüdüler

Bütün bunlar bize İngiltere'deki son seçimleri İşçi Partisi'nin kazanması hakkında ne söylüyor? Sadece, emsalsiz bir hegemonik işlemle, "temizlik" gibi "apolitik" kavramları yeniden sahiplendiklerini değil; ayrıca başarılı bir biçimde Tory[5] ideolojisinin bünyevi müstehcenliği üzerinde odaklandıklarını da anlatıyor. Tory'lerin görünür ideolojik açıklamaları, daima, gölge ikizleri tarafından, müstehcen, kamuoyu önünde açıkça kabul edilmeyen satır arası bir mesaj tarafından desteklenir. Örneğin o ünlü "temellere dönüş" kampanyalarının müstehcen ilavesi, "Muhafazakâr bilinçdışının kirli sırlarını ifşa etmekten hiçbir zaman utanmayan"[6] Norman Tebbitt tarafından net bir biçimde gösterilmiştir: "Geleneksel olarak İşçi Partisi'ne oy veren birçok kişi, bizim değerlerimizi paylaştıklarının farkına vardılar – yani insanın sadece toplumsal değil, yeryüzüne ait bir hayvan da olduğunu anladılar; bu temel kabilecilik ve toprak içgüdülerini karşılamak gündemimizin bir parçası olmalıdır."[7] Demek ki "temellere dönüş" aslında şöyle bir şey: Medeni burjuva toplumu görüntüsünün altında pusuya yatmış olan "temel" bencil, kabileci, barbar "içgüdüler"in yeniden ortaya çıkarılması. Paul Verhoeven'in Temel İçgüdü (1992) filmindeki ünlü (ve bu ünü hak eden) sahneyi hepimiz hatırlarız; polis soruşturması sırasında Sharon Stone bir anlığına bacaklarını açıp apışıp kalan polislere orasını gösterir (gösterir mi?). Tebbitt'in lafları da şüphesiz bu hareketin ideolojik eşdeğeridir, Thatcher'cı ideolojik yapının müstehcen mahremiyetini bir anlığına gözler önüne serer. (Bayan Thatcher'ın kendisi bu ideolojik Sharon Stone hareketini sık sık dolaysızca icra edemeyecek kadar "vakur"du, o yüzden zavallı Tebbitt onun vekili işlevini görmek zorunda kalıyordu.) Böyle bir arka planda, İşçi Partisi'nin "temizlik" vurgusu basit bir ahlakçılık vakası değildi – daha ziyade, kendilerinin aynı müstehcen oyunu oynamadıkları, laflarının, "satır aralarında" aynı müstehcen mesajı içermediği mesajını vermeye yarıyordu.

Günümüzün genel ideolojik kümelenişi içinde, bu jest göründüğünden daha önemlidir. Clinton yönetimi ABD ordusundaki eşcinsellerin çıkmazını, "Sorma, söyleme!" gibi bir ortayol bularak çözdüğünde –yani yalan söyleyip inkâr etmek zorunda kalmasınlar diye askerlere doğrudan doğruya eşcinsel olup olmadıkları sorulmayacaktı ve resmi olarak Ordu'da bulunmalarına izin verilmese de, cinsel eğilimlerini kendilerine sakladıkları ve aktif bir biçimde başkalarını da ilişki içine sokmaya çalışmadıkları sürece onlara hoşgörü gösterilecekti– bu oportünist önlem haklı olarak, homofobik (eşcinsel düşmanı) tutumları onaylamakla eleştirildi. Eşcinsellik doğrudan yasaklanmamasına rağmen, bu yasağın neredeyse eşcinselleri kendilerini gizlemeye zorlayan bir tehdit olarak varolması, onların fiili toplumsal statüsünü etkiler. Başka bir deyişle, bu çözüm, ikiyüzlülüğü açık açık toplumsal bir ilke düzeyine yükseltmek demek oluyordu, tıpkı geleneksel Katolik toplumlarda fahişelere karşı takınılan tavır gibi – eğer Ordu'da eşcinseller yokmuş gibi yaparsak, sanki (Büyük Öteki'nin gözünde) fiilen varolmayacaklardır. Eşcinsellere hoşgörü gösterilecekti, ama kimlikleri ile ilgili temel sansürü kabul etmeleri koşuluyla.

Tam da sansür ve başka dışlama edimleriyle, sınırlamaya ve üzerlerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığı aşırılığı yaratan –Foucault' nun tanımladığı– İktidar geri planının üzerine kurulan bu eleştirideki sansür anlayışı, kendi düzeyinde tamamen haklı olmasına rağmen, çok önemli bir noktada yetersiz kalıyor gibi: Sansürün, iktidar söyleminin üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığı marjinal ya da yıkıcı gücün statüsünü etkilemekle kalmayıp, daha da radikal bir düzeyde, iktidar söyleminin kendisini içeriden böldüğünü gözden kaçırıyor. Burada naif, ama yine de çok önemli bir soru sormak gerek: Ordu eşcinselleri saflarına alenen kabul etmeye niye bu kadar güçlü bir biçimde direniyor? Bunun tek olası tutarlı cevabı vardır: Eşcinsellik, Ordu topluluğunun "fallik ve ataerkil" libidinal ekonomisini tehdit ettiği için değil, tam tersine, Ordu topluluğunun kendisi askerler arasındaki erkek-bağının kilit bileşeni olarak engellenen/kabul edilmeyen bir eşcinselliğe dayalı olduğu için.

Eski ünlü Yugoslav Halk Ordusu'nun son derece homofobik olduğunu kendi deneyimlerimden hatırlıyorum –birinin eşcinsel eğilimleri olduğu keşfedildiğinde, Ordu'dan resmen atılmadan önce, bir parya haline getirilirdi– ama aynı zamanda, ordunun günlük hayatı eşcinsellik imalarıyla aşırı dolu bir atmosferdi de. Örneğin askerler yemek için sıraya girdiklerinde, çok sık yapılan kaba şaka, önündekinin kıçına parmak atıp hemen ortadan kaybolmaktı, böylece şaşıran kurban geriye döndüğünde, hepsinin yüzlerinde aynı müstehcen sırıtış olan askerlerden hangisinin bunu yaptığını anlayamıyordu. Benim bölüğümde bir asker arkadaşınızı selamlarken, sadece "Merhaba!" demek yerine, "Sikimi ye!" (Sırpça-Hırvatça'da, "Pusi kurac!") diyordunuz; bu formül öyle standartlaşmıştı ki bütün müstehcen anlamını yitirmişti ve kesinlikle nötr bir biçimde, tam bir kibarlık edimi olarak söyleniyordu.

 

Sansür, İktidar ve Direniş

Aşırı ve şiddetli homofobinin engellenmiş, yani alenen kabul edilmeyen, "yeraltı" eşcinsel libidinal ekonomi ile böyle kırılgan biçimde yan yana varoluşu, askeri topluluğun söyleminin ancak kendi libidinal temelini sansürleyerek işleyebileceğine tanıklık eder. Biraz farklı bir düzeyde, aynı şey Amerikan Donanması'nda yeni gelenlere yapılan eziyetler için de geçerlidir – üst tertipler, Donanma'ya yeni katılanlara törenlerle dayak atar ve doğrudan doğruya tenlerine madalya takmak, vs. gibi yöntemlerle onları aşağılarlar. Bu uygulamaların kamuya teşhiri (birisi bunları gizlice videoya çekmişti) büyük bir infial yarattı; kamuyu rahatsız eden şey bu eziyet pratiğinin kendisi değil, (böyle şeyler olduğundan herkes haberdardı) bunun herkese teşhir edilmesiydi. Askeri hayatın sınırları dışında, cinsiyetçi ve ırkçı önyargıları olan muhafazakâr popülizmde de buna çok benzeyen bir kendi kendini sansürleme mekanizmasıyla karşılaşmaz mıyız? Jesse Helms'in seçim kampanyalarında, ırkçı ve cinsiyetçi mesaj alenen kabul edilmez –kamusal olarak, bazen şiddetle tekzip edildiği bile olur–, ama bunun yerine bir dizi lastikli laf ve şifreli anıştırma içinde dile getirilir. Mevcut ideolojik koşullarda, Helms'in söyleminin etkili kalabilmesi için bu tür bir özsansür zorunludur. Irkçı eğilimlerini doğrudan doğruya, alenen dile getirecek olsaydı, bu onu hegemonik siyasi söylem içinde kabul edilmez hale getirirdi; sansürlü, şifreli ırkçı mesajlar vermeyi fiilen bıraksaydı, hedef aldığı seçmen kitlesinin desteğini tehlikeye atardı. Nitekim muhafazakâr popülist siyasi söylem, etkililiği özsansür mekanizmasına bağlı olan bir iktidar söyleminin mükemmel bir örneğini verir: Ancak sansürlü kaldığı sürece etkili olan bir mekanizmaya dayalıdır. Kültürel eleştirilerde son derece yaygın olan, radikal yıkıcı söylem ya da pratiklerin İktidar tarafından "sansürlendiği" imajının hilafına, günümüzde sansür mekanizmasının daha önce hiç olmadığı ölçüde, öncelikle iktidar söyleminin kendisinin etkililiğini artırmak amacıyla devreye girdiğini söylemek bile geliyor insanın içinden.

Burada kaçınılması gereken ayartı, "bizim için, gizlice ve fiilen onayladığı şeyi alenen reddeden ikiyüzlü bir tutuma sahip bir düşmanla uğraşmaktansa, (ırkçı, homofobik...) önyargılarını açık açık kabul eden bir düşmanla uğraşmak daha iyidir," diyen eski solcu anlayıştır. Bu anlayış görüntüyü kurtarmanın ideolojik ve siyasi önemini fena halde azımsamaktadır: Görüntü hiçbir zaman "sadece bir görüntü" değildir; ilgili insanların fiili toplumsal-simgesel konumunu derinden etkiler. Eğer ırkçı tavırlar ana ideolojik ve siyasi söylem içinde kabul edilir hale getirilmiş olsaydı, bütün ideolojik hegemonyanın dengesi kökten değişirdi. Alain Badiou kendi çalışmalarını alaycı bir biçimde "iyi terör" diye nitelerken muhtemelen bunu kastediyordu: Günümüzde, yeni ırkçılık ve cinsiyetçiliğin ortaya çıkışı karşısında izlenecek strateji, bu tür sözceleri telaffuz edilemez hale getirmektir, böylece bunları kullanan kimseler otomatik olarak kendi kendilerini diskalifiye etmiş olacaklardır – tıpkı, bizim evrenimizde, faşizmden olumlu bir biçimde bahsedenler gibi. Faşizmin, mesela sahici cemaat özlemleri de içerebileceğinden haberdar olunsa bile, "Auschwitz'de aslında kaç kişinin öldüğü", "köleliğin iyi yanları", "işçilerin kolektif haklarını kısmanın zorunluluğu", vs. gibi konular kesinlikle tartışılmamalıdır; burada utanıp sıkılmaksızın "dogmatik" ve "terörist" bir tavır takınarak, bunların "açık, rasyonel, demokratik tartışma" konuları olmadığı söylenmelidir.

İktidar mekanizmasının bu bünyevi yarılımı ve özsansürünün karşısına, Foucaultcu bir motif, İktidar ile direnişin iç içe geçmişliği motifi konmalıdır. Sadece direnişin İktidar'a içkin olduğu, iktidar ile karşı-iktidarın birbirlerini doğurdukları değil söylemek istediğimiz; artık üzerinde tahakküm kuramadığı direniş fazlasını İktidar'ın kendisinin yarattığı değil sadece; cinsellik örneğinde, tıpkı tam da travmatik jouissance'la arasına bir mesafe koymaya yönelik zorlantılı ritüellerden libidinal tatmin elde eden takıntılı nevrotikte olduğu gibi, bir libidinal yatırımın disiplinci "bastırılışı"nın bu bastırma jestinin kendisini erotikleştirdiği de değil yalnızca. Bu son husus daha da radikalleştirilmelidir: İktidar yapısının kendisi içeriden yarılmıştır; yani kendisini yeniden üretebilmek ve Öteki'sini kontrol altında tutabilmek için, kendisini temellendiren bünyevi bir fazlaya dayanmak zorundadır. Hegel'in spekülatif özdeşlik terimleriyle söylersek, İktidar her zaman çoktan kendi kendisinin ihlalidir; işleyebilmek için bir tür müstehcen ilaveye dayanmak zorundadır – özsansür jesti, iktidarın uygulanmasıyla aynı hamurdandır. Nitekim, libidinal bir içeriğin "bastırılması" geri dönüşlü olarak "bastırma" jestinin kendisini erotikleştirir demek yetmez – iktidarın bu "erotikleştirilişi", nesne üzerinde uygulanmasının tali bir sonucu değil, iktidarın normal biçimde işlemesi için görünmez kalması gereken tekzip edilmiş temeli, iktidarın "kurucu suçu", kurucu jestidir. Örneğin Kubrick'in Vietnam filmi Full Metal Jacket'ın (1987) ilk yarısında betimlenen askeri talimlerde, askeri özneleri yaratan disiplin prosedürünün tali bir erotikleştirilişi ile değil, bu prosedüre eklenerek onu işler kılan kurucu müstehcen ilave ile karşı karşıyayızdır.

 

Sermayenin Mantığı

İngiltere'de İşçi Partisi'nin son zaferine dönecek olursak, bu zaferin, çoğunlukla Muhafazakâr alana kaydedilmiş olan bir dizi motifi –aile değerleri, kanun ve nizam, bireysel sorumluluk– hegemonyacı bir biçimde sahiplenmekten ibaret olmadığı görülebilir; İşçi Partisi'nin ideolojik hücumu, bu motifleri Muhafazakâr alanda onları ayakta tutmuş olan –ve "suçların üstüne sert bir tavırla gitme" ve "bireysel sorumluluk" gibi laflarla acımasız bencilliğe, kurbanları horgörmeye ve diğer "temel içgüdülere" kurnazca göndermede bulunulan– müstehcen fantazmatik altmetinden de koparmıştı. Gelgelelim, sorun şu ki, Yeni İşçi Partisi stratejisinin de kendi "satır aralarında verilen mesajı" vardı: Sermaye'nin mantığını tamamen kabul ediyoruz, ona bulaşmayacağız.

Günümüzde, mali kriz kalıcı bir durum; mali krizden bahsedilince, toplumsal harcamaları, sağlığa, kültür ve bilimsel araştırmaya verilen destekleri kesme, kısacası, refah devletini söküp parçalama talepleri de meşrulaşmış oluyor. Peki ama, bu kalıcı kriz sosyo-ekonomik hayatımızın gerçekten de nesnel bir özelliği mi? Daha ziyade, "sınıf mücadelesi"ndeki dengenin, yeni teknolojilerin artan rolü, Sermaye'nin dolaysızca uluslararasılaşması ve buna bağlı olarak belli asgari gerekleri yerine getirebilen ve sömürüye belli sınırlar getiren Ulus-Devlet'in rolünün azalması sonucunda, Sermaye lehinde bozulmasının etkilerinden biri değil mi? Başka bir deyişle, kriz, ancak ve ancak –gittikçe daha fazla sayıda solcu ve liberal partinin yaptığı gibi– Sermaye'nin bünyevi mantığı peşin peşin sorgulanamayacak bir öncül olarak kabul edildiği takdirde, "nesnel bir olgu"dur. Nitekim, tekinsiz bir manzarayla, satır aralarında Sermaye'ye "biz sizin için gereken işi muhafazakârlardan daha da etkili ve acısız bir biçimde yapacağız" mesajını vererek iktidara gelen sosyal demokrat partilerle karşı karşıyayız. Sorun, tabii ki, günümüzün küresel sosyo-politik koşullarında, Sermaye'nin mantığını fiilen sorgulamanın hemen hemen imkânsız olmasıdır: Sosyal demokratların, zenginliği Sermaye'nin kabul edebileceği sınırın biraz ötesinde bölüştürmeye yönelik mütevazı bir çabası bile, "fiilen" ekonomik krize, enflasyona, gelirlerin düşmesine, vs. yol açar. Yine de, "neden" (artan toplumsal harcamalar) ile "sonuç" (ekonomik kriz) arasındaki bağlantının doğrudan nesnel bir nedensel bağlantı olmadığı her zaman akılda tutulmalıdır: Bu bağlantı, bir toplumsal antagonizma ve mücadele durumu içinde her zaman çoktan mevcuttur. Sermaye'nin koyduğu sınırlara uyulmadığında, "gerçekten" bir kriz "çıkması", hiçbir surette, bu sınırların zorunluluğunun, ekonomik hayatın nesnel bir zorunluluğu olduğunu kanıtlamaz. Bu daha çok, Sermaye'nin ekonomik ve siyasi mücadele içinde elinde tuttuğu ayrıcalıklı konumun kanıtı olarak görülmelidir; tıpkı şu durumda olduğu gibi: Güçlü taraf, eğer X'i yaparsan, Y ile cezalandırılacaksın tehdidini savurur ve sonra, sen X'i yapınca, Y de fiilen gelir.

Doğu Avrupa'nın eski Komünist ülkelerinde, bu dersi ilk alanların "reformcu" Komünistler olması tarihin bir ironisidir. Bunların çoğu niçin özgür seçimlerle iktidara dönmüşlerdir? Bu dönüş tam da, bu devletlerin fiilen kapitalizme girmiş olduklarının nihai kanıtıdır. Yani bugün eski Komünistler neye karşılık geliyorlar? Yeni palazlanan –çoğu da bir zamanlar yönettikleri şirketleri "özelleştiren" eski nomenklatura üyeleri olan– kapitalistlerle kurdukları ayrıcalıklı ilişkiler sayesinde, her şeyden önce büyük sermaye partisidirler; üstelik siyasi açıdan aktif sivil toplumla yaşadıkları kısa, ama biraz travmatik deneyimin izlerini silmek için, istisnasız hepsi ideoloji alanından ayrılmayı, sivil topluma aktif katılımdan pasif, apolitik tüketiciliğe çekilmeyi –çağdaş kapitalizme damgasını vuran bu iki özelliği– ateşli bir biçimde savunuyorlar. Nitekim muhalifler, sosyalizmden kapitalizme geçilen, ama eskisiyle aynı sınıfın yeni bir kılığa bürünerek yönetime geçtiği yolda kendilerinin "kaybolan dolayımlayıcılar" rolünü oynamış olduklarını keşfedip şaşırıyorlar. Bu nedenle, eski Komünistlerin iktidara dönüşünün, insanların kapitalizmden hayal kırıklığına uğradıklarını ve eski sosyalist güvenliği özlediklerini gösterdiğini iddia etmek yanlıştır. Bir tür Hegelci "olumsuzlamanın olumsuzlaması" yoluyla, sosyalizm fiilen, ancak eski Komünistlerin iktidara dönmeleriyle birlikte olumsuzlanmıştır daha ziyade; yani siyasi analistlerin "kapitalizmden duyulan hayal kırıklığı" diye (yanlış) algıladıkları şey, aslında, "normal" kapitalizmde yeri olmayan bir etik-siyasi heyecandan duydukları hayal kırıklığıdır.[8]

Biraz farklı bir düzeyde, sibermekânın toplumsal etkisinin temelinde de aynı mantık yatar: Bu etki doğrudan doğruya teknolojiden kaynaklanmaz, toplumsal ilişkiler ağına, yani dijitalleşmenin özdeneyimlerimizi etkileme biçiminin esasen geç kapitalist küreselleşmiş piyasa ekonomisi çerçevesi tarafından dolayımlanıyor olmasına dayanır. Bill Gates'in sibermekânı, kendi deyimiyle "sürtünmesiz kapitalizm" imkânını açan bir şey olarak görüp övdüğünü biliyoruz – bu ifade sibermekân kapitalizmi ideolojisinin, maddi ataletin son izinin de silindiği bütünüyle saydam, etervari bir mübadele aracı fikrinin temelinde yatan toplumsal fantaziyi kusursuz bir biçimde aktarmaktadr. Burada canalıcı nokta, "sürtünmesiz kapitalizm" fantazisinde bir kenara attığımız "sürtünme"nin, sadece her türlü mübadele sürecini ayakta tutan maddi engellerin gerçekliğine değil, öncelikle toplumsal mübadele mekânına patolojik bir damga vuran travmatik toplumsal antagonizmaların, iktidar ilişkilerinin, vs. Gerçek'ine de karşılık geliyor olmasıdır. Marx, Grundrisse elyazmalarında, bir on dokuzuncu yüzyıl sınai üretim yerinin maddi yerleşim tarzının, kapitalist tahakküm ilişkisini dolaysız bir biçimde maddileştirdiğine dikkat çekmiştir – işçi kapitalistin mülkiyetindeki makinelere tâbi bir ekten ibarettir; aynı şey, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, sibermekân için de geçerlidir. Geç kapitalizmin toplumsal koşullarında, sibermekânın maddiliğinin kendisi, otomatik olarak, katılımcıların toplumsal konumunun tikelliğinin ortadan kalktığı, yanılsamaya dayalı, soyut "sürtünmesiz" mübadele mekânını yaratır.

Sibermekânın egemen "kendiliğinden ideolojisi", sibermekânın –ya da İnternet'in– kendi kendine evrimleşen "doğal" bir organizma olduğu anlayışına dayalı sözde "siber-devrimcilik"tir.[9] Burada "kültür" ile "doğa" arasındaki ayrımın bulandırılması çok önemlidir: "Kültürün doğallaştırılması"nın (yaşayan organizma olarak piyasa, toplum) öbür yüzü, "doğanın kültürleştirilmesi"dir (hayatın kendisi, kendi kendini yeniden üreten bir veriler kümesi olarak kavranır –"genes are memes": genler hafıza birimleridir).[10] Nitekim bu yeni Hayat anlayışı, doğal ve kültürel ya da "yapay" süreçler arasındaki ayrım karşısında tarafsız kalır. Yeryüzü (Gaia) de küresel piyasa da, temel yapıları şifreleme ve şifre çözme, enformasyon aktarma sürecinin terimleriyle tanımlanan kendi kendini düzenleyen, dev, canlı sistemler olarak görülürler. Canlı bir organizma olarak İnternet fikrine, çoğunlukla özgürlükçü görünen bağlamlarda –örneğin devletin İnternet'i sansür etmesine karşı çıkıldığında– başvurulur. Gelgelelim, tam da devletin bu şekilde şeytanlaştırılışı bütünüyle muğlak kalır, çünkü buna daha çok sağcı popülist söylem ve/veya piyasa liberalizmi sahip çıkar: Asıl hedefleri, asgari bir toplumsal dengeyi ve güvenliği muhafaza etmeye çalışan devlet müdahaleleridir. Michael Rothschild'in kitabının başlığı, Biyokonomi: Kapitalizmin Kaçınılmazlığı son derece anlamlıdır.[11] Yani sibermekân ideologları artık birbiriyle mekanik bir biçimde etkileşen "Kartezyen" bireyler olmayacağımız, her "kişi"nin bireysel bedeniyle arasındaki tözel bağı koparıp kendini, onun aracılığıyla yaşayan ve hareket eden yeni bütüncü Zihin'in bir parçası olarak göreceği bir sonraki evrim aşaması hakkında hayaller kurarlarken, İnternet'in ya da piyasanın böyle dolaysızca "doğallaştırılışı" esnasında, İnternet (ya da piyasa ya da kapitalizm) gibi "organizmalar"ın serpilebilmek için ihtiyaç duydukları iktidar ilişkileri –siyasi kararlar, kurumsal koşullar– kümesi karanlıkta bırakılır.

 

İdeolojik Yeraltı

Yani yapılması gereken şey, eski Marksist "şeyleşme" eleştirisini yeniden gündeme getirmektir: Bugün, sözde "modası geçmiş" ideolojik hırs biçimlerine karşı depolitize "nesnel" ekonomik mantığı vurgulamak, ideolojinin egemen biçimidir, çünkü ideoloji kendini her zaman "ideolojik" diye görülüp bir kenara atılan Öteki'ye karşı mesafe takınarak tanımlar.[12] Jacques Rancière, "siyasetin sonu"ndan dem vuran günümüz postmodern ideologlarını bekleyen "kötü sürprizi" etkileyici bir biçimde ifade eder: Sanki bugün Freud'un Uygarlığın Huzursuzluğu'nda dile getirdiği tezin, Eros'un her gündeme gelişinden sonra, Thanatos'un kendini büyük bir şiddetle yeniden gündeme getirdiği tezinin nihai doğrulanışına tanıklık etmekteyizdir. Tam, resmi ideolojiye göre, en nihayet "olgunlaşmamış" siyasi ihtirasları ("siyaset" rejimini – sınıf mücadelesi ve diğer "modası geçmiş" bölücü antagonizmaları) geride bırakıp rasyonel idare ve müzakere ürünü mutabakatın öne çıktığı "olgun", ideoloji-sonrası, pragmatik evreni, toplumsal meselelerin soğukkanlı idaresinin estetize bir hazcılıkla ("hayat tarzları"nın çoğulculuğuyla) el ele gittiği, ütopyacı itkilerden arınmış evreni kucaklayacağımız anda, işte tam bu anda, menedilmiş olan siyaset, en arkaik biçimiyle (rasyonel hoşgörülü tavrı bütünüyle iktidarsız kılan, Öteki karşısındaki saf, düpedüz ırkçı nefret biçimiyle) muzaffer bir edayla geri dönmektedir.[13] İşte tam bu anlamda, çağdaş "postmodern" ırkçılık, çokkültürcü geç kapitalizmin semptomudur, liberal-demokrat ideoloji projesinin bünyevi çelişkisini açığa çıkarır. Liberal "hoşgörü", tözünden yoksun bırakılmış folklorik Öteki'ye göz yumar – örneğin günümüz megalopolislerinde birçok "etnik mutfak" görülür; gelgelelim, her türlü "gerçek" Öteki, "fundamentalizmi" yüzünden anında reddedilir, çünkü Ötekiliğin çekirdeği, jouissance'ının düzenlenmesinde yatar: "Gerçek Öteki", hiçbir zaman ruhani bilgeliklerin ve hoş âdetlerin Öteki'si değildir, tanımı gereği "ataerkil"dir, "vahşi"dir. Burada Marcuse'nin eski "baskıcı hoşgörü" kavramını yeniden güncelleştirmek geliyor insanın içinden; aseptik, selim formu içindeki Öteki'ye duyulan bir hoşgörüdür bu, Öteki'nin jouissance'ının Gerçek boyutunu daha baştan devredışı bırakmaktadır.[14]

Emir Kusturica'nın Yeraltı (1995) filminde yansıdığı şekliyle Bosna Savaşı'nın dehşetine de, yine jouissance'dan yararlanarak yeni bir ışık düşürebiliriz. Bu filmin siyasi anlamı öncelikle bariz taraflılığında, Yugoslavya-sonrası çatışmada saf tutma tarzında –bir yanda kahraman Sırplar, öte yanda hain, Nazi yanlısı Slovenler ve Hırvatlar– değil, tam da takındığı "depolitize" estetikçi tavrında yatar. Yani, Kusturica, Cahiers du cinéma muhabirleriyle yaptığı söyleşide, Yeraltı'nın siyasi bir film değil, bir tür transvari öznel eşik deneyimi, "ertelenmiş intihar" olduğunda ısrar ederken, farkında olmadan gerçek siyasi kartlarını masaya sermiş ve Yeraltı'nın Yugoslavya-sonrası etnik temizliklerin ve savaş zulümlerinin "apolitik" fantazmatik arka planını sahneye koyduğuna işaret etmiştir. Nasıl? Balkanlar hakkındaki en yaygın klişe, Balkan halklarının tarihsel mitlerin fantazmatik girdabına yakalanmış olduklarıdır – Kusturica'nın kendisi de bu görüşü onaylar: "Bu bölgede, savaş doğal bir olgudur. Doğal afete, ara sıra patlayan bir depreme benzer. Filmimde, dünyanın bu kaotik parçasındaki durumu netleştirmeye çalıştım. Bu korkunç çatışmanın köklerini kimse yerli yerine oturtamıyormuş gibi görünüyor."[15] Burada Edward Said'in "Şarkiyatçılık" kavramıyla benzer biçimde işleyen "Balkancılık"ın çok iyi bir örneğiyle karşı karşıyayız şüphesiz: Batı'nın kendi fantazmatik içeriğini yansıttığı zamandışı mekân olarak Balkanlar. Milche Manchevski'nin (1995'te en iyi yabancı film Oscar'ını neredeyse kazanacak olan) Yağmurdan Önce'si ile birlikte, Yeraltı Batılı liberal çokkültürcülüğün nihai ideolojik ürünüdür: Bu iki film Batılı liberal bakışa, tam da bu bakışın Balkan savaşında görmek istediği şeyi sunar – yoz ve ruhsuz Batı hayatının tersine, zamandışı, akıl sır ermez, mitik bir ihtiraslar döngüsü.[16]

Evrensel çokkültürcü bakışın zayıf noktası "kurunun yanında yaşı da yakmamayı" becerememesi değildir: Milliyetçi "kuru"yu –"aşırı" fanatizmi– yakarken, "sağlıklı" milli kimlik denen "yaş"ı kaybetmemeye dikkat etmek gerektiğini, gerekli milli kimlik asgarisini garantiye alan "sağlıklı" milliyetçilik derecesi ile "aşırı" milliyetçilik arasında bir ayrım çizgisi çekmek gerektiğini ileri sürmek fena halde yanılmak demektir. Bu türden sağduyuya dayalı bir ayrım, tam da "saf olmayan" aşırılığından kurtulmayı amaçlayan milliyetçi muhakemeyi yeniden üretir. Bu yüzden psikanalitik tedaviyle bir benzeşim kurmak istiyor insan:Bu tedavinin amacı, "yaş"ı (sağlıklı Ben çekirdeğini) emniyette tutmak için "kuru"dan (semptomlardan, patolojik tiklerden) kurtulmak değil, hastayı kendi "kuru"suyla, jouissance'ına yapı veren semptomlar ve fantazilerle yüzleştirmek için "yaş"ı yakmaktır (hastanın Ben'ini askıya almaktır). Milli kimlik konusunda da, milli Şey içinde jouissance'ı yapılandıran fantazmatik desteği görünür kılmak amacıyla "yaş"ı (milli kimliğin tinsel saflığını) atmaya çalışılmalıdır. Yeraltı'nın erdemi de, bu "yaş"ı, farkında olmadan görünür kılmasıdır.

 

Zaman Makinesi

Yeraltı, –filmde Titocu Komünist rejimle temsil edilen– kamusal, resmi söylemin müstehcen "yeraltı"sını günışığına çıkarır. Filme adını veren "yeraltı"nın yalnızca "ertelenmiş intihar"ın, zamanın askıya alındığı kamusal mekânın dışındaki bir yerde cereyan eden sonsuz bir içme, şarkı söyleme ve çiftleşme orjisinin alanı olmadığı akılda tutulmalıdır: Ayrıca, dünyanın geri kalanından tecrit edilmiş olan ve II. Dünya Savaşı'nın hâlâ devam ettiğini zanneden köleleştirilmiş işçilerin, gece gündüz çalışarak, filmin kahramanı, onların "sahibi", büyük Manipülatör, "yeraltı" ile kamu dünyası arasında aracılık yapan tek kişi olan Marko'nun satacağı silahları ürettikleri "yeraltı" atölyesine de karşılık gelir. Kusturica burada, eski Avrupa peri masallarının, (çoğunlukla kötü bir büyücü tarafından kontrol edilen) çalışkan cüceler motifine göndermede bulunur; bu cüceler geceleri, insanlar uykudayken gizlendikleri yerden çıkıp işlerini yaparlar (evi toplar, yemekleri pişirirler); öyle ki insanlar sabahleyin uyandıklarında işlerinin sihirli bir şekilde yapılmış olduğunu görürler. Kusturica'nın "yeraltı"sı, Richard Wagner'in Das Rheingold'undan (zalim efendileri cüce Alberich'in yönetimi altında yeraltındaki mağaralarda çalışan Nibelunglar), Fritz Lang'ın, köleleştirilmiş sanayi işçilerinin egemen kapitalistlere zenginlik üretmek için toprak yüzeyinin altında yaşayıp çalıştıkları Metropolis'ine kadar çeşitli eserlerde karşılaştığımız bu motifin son tezahürüdür.

Manipülatif, kötü bir Efendi'nin tahakkümü altındaki "yeraltı" köleleri motifi, iki Efendi figürü arasındaki karşıtlık fonunda ortaya çıkar: Bir yanda, "görülebilir" kamusal simgesel otorite, öte yanda, "görünmez" hayalet. Özne simgesel otoriteyle donatıldığında, taşıdığı simgesel unvanın bir ilavesi olarak hareket eder, yani onun aracılığıyla hareket eden, simgesel kurum, "büyük Öteki"dir: Herhangi bir yargıcı ele alalım; adam sefil ve beş para etmez biri olabilir, ama cübbesini ve diğer nişanlarını takındığı anda, onun sözleri Hukuk'un kendisinin sözleridir. Öte yandan "görünmez" Efendi –bunun mükemmel örneği, anti-Semitizmin, kamunun gözünden uzakta, toplumsal hayatın iplerini çeken "Yahudi" figürüdür–, kamusal otoritenin bir tür tekinsiz ikizidir: Gölgeli bir yerde, kamunun gözünden uzakta, etrafına hayalet gibi bir kadir-i mutlaklık yayarak hareket etmek zorundadır.[17] Kusturica'nın Yeraltı'sındaki Marko, köleleştirilmiş işçilerden oluşan görünmez bir imparatorluğu kontrol eden kötü büyücü silsilesi içine yerleştirilmelidir: Kamusal simgesel Efendi olarak Tito'nun tekinsiz bir tür ikizidir. Yeraltı'nın sorunu, bu müstehcen "yeraltı"nı iyicil bir mesafeden sunma şeklindeki sinik tuzağa düşmesidir. Yeraltı, şüphesiz çok katmanlı ve kendi üzerinde düşünen bir filmdir, "düz anlamıyla alınmaması gereken" birçok klişeyle oynar (Sırpların, etrafına bombalar düşerken, sakin sakin yemek yemeye devam eden yiğit adam miti, vs.) – gelgelelim, "postmodern" sinik ideoloji tam da kendisi karşısında takındığı bu mesafe yoluyla işler. Umberto Eco, birçok yerde tekrar tekrar yayımlanan ünlü yazısı "Ebedi Faşizm"de (1995) faşist tavrın çekirdeğini tanımlayan bir dizi özellik sayıp döker: Dogmatik inatçılık, mizah yokluğu, rasyonel muhakemeye karşı duyarsızlık... İnsan ancak bu kadar yanılabilir. Günümüzün yeni-faşizmi gittikçe daha çok "postmodern", medeni, oyuncudur, kendisine karşı ironik bir mesafe takınır, ama bütün bunlara rağmen aynı ölçüde faşisttir.

Yani Kusturica Cahiers du cinéma'yla yaptığı söyleşide bir bakıma haklıdır: "Dünyanın bu kaotik parçasındaki durumu", onun "yeraltı"ndaki fantazmatik dayanağını açığa çıkararak, gerçekten de bir şekilde "netleştirir". Böylece farkında olmadan, Bosna'daki etnik katliamın libidinal ekonomisini aktarmış olur: Sözde-Bataille'cı aşırı harcama transı, sürekli çılgınca bir yeme-içme-şarkı söyleme-çiftleşme ritmi. Etnik temizlikçilerin "rüya"sı bundan ibarettir, "bunu nasıl yapabildiler?" sorusunun cevabı burada yatar. Savaşın standart tanımı, "siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi" ise, o zaman Bosnalı Sırpların lideri Radovan Karadziç'in şair olması öylesine bir rastlantıdan öte bir şeydir: Bosna'daki etnik temizlik "(bir tür) şiirin başka araçlarla sürdürülmesi"ydi.

 

"Somut" Evrenselliğe Karşı "Soyut" Evrensellik

O halde, bu çokkültürcü ideolojik şiir, günümüz küresel kapitalizmine nasıl nakşedilmiştir? Altta pusuda yatan sorun evrenselcilik sorunudur. Etienne Balibar günümüz toplumlarında üç evrensellik düzeyi ayırt etmiştir: Küreselleşme sürecinin ve bunu tamamlayan "içsel dışlamalar" sürecinin "gerçek" evrenselliği (şu anda, her birimizin kaderinin küresel piyasa ilişkilerinin oluşturduğu karmaşık ağa bağımlı oluşu); ideolojik hegemonyayı düzenleyen kurmacanın evrenselliği (öznenin dolaysız toplumsal grubuna –sınıfına, mesleğine, cinsiyetine, dine– gömülmek karşısında bir mesafe kazanmasını ve kendini özgün bir özne olarak konumlandırmasını sağlayan evrensel "hayali cemaatler" olarak Kilise ya da Devlet); bir İdeal'in evrenselliği, ki bunun en önde gelen örneği, mevcut düzene karşı sürekli ayaklanmayı harekete geçiren ve dolayısıyla hiçbir zaman "mutenalaştırılamayan", mevcut düzene dahil edilemeyen koşulsuz bir fazla olarak kalan devrimci égaliberté (eşitlik-özgürlük) talebidir.[18]

Bu üç evrensel arasındaki sınır, tabii ki, hiçbir zaman istikrarlı ve sabit değildir: égaliberté, bizi tikel toplumsal rolümüzle özdeşleşmeye teşvik eden hegemonik fikir işlevini de (ben fakir bir zanaatkârım, ama tam da bu halimle, Ulus-Devlet'imin hayatına eşit ve özgür bir yurttaş olarak katılıyorum), her sabit toplumsal düzeni istikrarsızlaştıran indirgenmez bir fazla/aşırılık işlevini de görebilir. Jacoben evrende kesintisiz toplumsal dönüşüm sürecini harekete geçiren, İdeal'in istikrarsızlaştırıcı evrenselliği işlevini gören şey, daha sonra her bireyin toplumsal mekân içindeki kendi özgül yeriyle özdeşleşmesini sağlayan ideolojik kurmaca haline gelmiştir. Hegelce söylersek, burada alternatifler şöyledir: Evrensel (somut içeriğe karşıt olarak) "soyut" mudur, yoksa (kendi toplumsal hayat tarzımı, evrensel toplumsal düzene katılmanın özgül biçimi olarak yaşamam anlamında) "somut" mudur? Balibar'ın dile getirmek istediği, tabii ki, bu ikisi arasındaki gerilimin indirgenemez olduğudur: soyut-negatif-ideal evrenselliğin aşırılığı, istikrar bozucu gücü, bir "somut evrenselliğin" uyumlu bütününe hiçbir zaman bütünüyle entegre edilemez.[19] Gelgelelim, bugün daha önemli görünen bir gerilim daha vardır; "somut evrensellik"in kendisinin iki tarzı arasındaki gerilim. Yani günümüzde yaşanan küresel piyasa yoluyla küreselleşmenin "gerçek" evrenselliğinin de kendi hegemonik kurmacası (hatta ideali), çokkültürcü hoşgörü, insan haklarına saygı gösterme ve koruma, demokrasi, vs. kurmacası vardır; sahip olduğu evrensel özellikler (dünya piyasası, insan hakları ve demokrasi) her özgül "yaşam tarzı"nın kendi tikelliği içinde serpilmesine imkân veren bir dünya düzeninin de, sözde-Hegelci bir "somut evrenselliği" vardır. Böylece bu postmodern, ulus-devlet sonrası "somut evrensellik" ile Ulus-Devlet'in daha eski "somut evrenselliği" arasında kaçınılmaz bir gerilim çıkar ortaya.

Hegel, modernliğe özgü ikincil özdeşleşme yoluyla bireyselleşme paradoksunu ilk geliştiren kişiydi. Özne, başlangıçta, içinde doğduğu tikel yaşam biçiminin (aile, yerel cemaat) içine gömülmüş durumdadır; kendisini bu asli "organik" cemaatten koparabilmesinin, onunla bağlarını kesmesinin ve kendini "özerk bir birey" olarak ortaya koyabilmesinin tek yolu, temel bağlılığını kaydırmak, kendi varlığının tözünü, aynı anda hem evrensel hem de "yapay" olan, artık "kendiliğinden" değil, dolayımlanmış olan ve bağımsız özgür öznelerin faaliyetleriyle ayakta duran bir başka, ikincil cemaatte görmektir – yerel cemaate karşı millet; çırakla ustası arasındaki "kişiselleşmiş" ilişkiye karşı modern anlamda meslek (büyük bir anonim şirkette çalışmak); kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel hikmete karşı akademik bilgi cemaati. Birincil özdeşleşmeden ikinciye bu şekilde geçilirken, birincil özdeşleşmeler bir tür töz dönüşümünden geçerler: Evrensel ikincil özdeşleşmenin görünüş biçimi işlevini görmeye başlarlar – sözgelimi, tam da iyi bir aile mensubu olarak, Ulus-Devlet'imin iyi işlemesine katkıda bulunurum. Evrensel ikincil özdeşleşme, dolaysız biçimde birincil özdeşleşmenin tikel biçimlerinin karşısına yerleştirildiği sürece, yani özneyi birincil özdeşleşmelerinden feragat etmeye zorladığı sürece "soyut" kalır; birincil özdeşleşmeleri ikincil özdeşleşmenin görünüş tarzlarına dönüştürerek yeniden entegre ettiğinde "somut"laşır. "Soyut" evrensellik ile "somut" evrensellik arasındaki bu gerilim, ilk Hıristiyan Kilisesi'nin kararsız toplumsal statüsünde açıkça görülebilir: Bir yanda, gerçek Hıristiyan tavrını hâkim toplumsal ilişkilerin mevcut mekânı ile birleştirmenin hiçbir yolu olmadığını düşünen radikal grupların fanatikliği söz konusuydu; öte yanda da, Hıristiyanlığı mevcut tahakküm yapısı ile uzlaştırmaya yönelik girişimler vardı; böylece toplumsal hayata katılmak ve hiyerarşi içinde bir yer işgal etmek, iyi bir Hıristiyan olmakla bağdaşacaktı – hatta, üzerine düşen belirli toplumsal rolleri yerine getirmek, Hıristiyan olmakla bağdaşmanın da ötesinde, Hıristiyan olmaya yönelik evrensel görevi yerine getirmenin özgül bir yolu olarak bile algılanıyordu.

Modern çağda, "somut evrensel"in egemen toplumsal biçimi, tikel toplumsal kimliklerimizin mecrası olarak Ulus-Devlet'tir: (Sözgelimi işçi, profesör, siyasetçi, çiftçi, avukat olarak sürdürdüğüm) toplumsal hayatın belirli biçimi, Ulus-Devlet'imin evrensel hayatına katılmamın özgül tarzıdır. Ulus-Devlet'in ideolojik birliğini garanti altına alan bu dönüşüm mantığı karşısında, Amerika Birleşik Devletleri eşsiz bir istisna rolü oynar: Standart "Amerikan ideolojisi"nin kilit unsuru, kişinin tikel etnik köklerine yönelik bağlılığının kendisini, "Amerikalı olma"nın bir ifadesine dönüştürme çabasıdır: "İyi bir Amerikalı" olmak için, kişinin etnik köklerinden feragat etmesi gerekmez – İtalyanlar, Almanlar, Siyahlar, Yahudiler, Yunanlılar, Koreliler "hepsi Amerikalı"dır, yani tam da etnik kimliklerinin tikelliği, "ona bağlı olma" tarzları, onları Amerikalı kılar. Tikel etnik kimliğim ile bir Ulus-Devlet'in mensubu olarak sahip olduğum evrensel kimlik arasındaki gerilimin aşılmasını sağlayan bu dönüşüm, bugün tehdit altındadır: Amerikan Ulus-Devleti'nin evrensel çerçevesiyle kurulan acıklı, vatanseverce özdeşleşmenin pozitif yükü ciddi bir erozyona uğramıştır adeta; "Amerikalılık", "Amerikalı olmak", devasa bir ideolojik projenin –"Amerikan rüyası"nın– parçası olma şeklindeki yüce etkiyi gittikçe daha az yaratmaktadır ve buna bağlı olarak Amerikan devleti gittikçe daha fazla, birçok etnik, dini ya da yaşam-tarzı cemaatinin bir arada yaşadığı basit, resmi bir çerçeve olarak yaşanmaktadır.

 

Modernizmin Tersine Dönüşü

"Amerikan rüyası"nın bu tedrici çöküşü –daha doğrusu, tözünü kaybedişi–, Hegel'in betimlediği birincil özdeşleşmeden ikinciye geçme sürecindeki beklenmedik bir tersine dönüşe tanıklık eder: "Postmodern" toplumlarımızda, "soyut" ikincil özdeşleşme kurumu, gittikçe daha fazla, aslında bağlayıcı olmayan dışsal, salt resmi bir çerçeve olarak yaşanmaktadır; bu yüzden de gittikçe daha fazla, "ilksel", çoğunlukla daha küçük (etnik, dini) özdeşleşme biçimlerinde destek aranmaktadır. Bu özdeşleşme biçimleri milli özdeşleşmeden daha "yapay" olduklarında bile –örneğin gay cemaatinde olduğu gibi–, bireyi dolaysızca ve karşı konmaz biçimde, özgül "hayat tarzı" içinde yakalamak anlamında daha "dolaysız"dırlar, dolayısıyla onun bir Ulus-Devlet'in yurttaşı olma sıfatıyla sahip olduğu "soyut" özgürlüğü kısıtlarlar. Nitekim, günümüzde modernliğin başlarındaki Ulus inşa etme sürecinin tersi bir süreçle karşı karşıyayızdır: "Etnik olanın ulusallaştırılması" –etnik olanın etnikliğinden arındırılarak, "aşılarak" (Aufhebung) ulusal olana dönüştürülmesi– yerine, "etnik kökler" arayışının (ya da yeniden inşasının) yenilendiği, "ulusal olanın etnikleştirilmesi" süreciyle karşı karşıyayızdır. Gelgelelim, burada canalıcı nokta, özdeşleşmenin ikincil biçimlerinden, "organik" cemaatlerle kurulan "birincil" özdeşleşme biçimlerine yapılan bu "gerileme"nin, çoktan "dolayımlı" oluşudur: Bu "gerileme", dünya piyasasının evrensel boyutuna verilen bir tepkidir – bu haliyle de, onun topraklarında, onun fonunda ortaya çıkar. Bu nedenle, bu olgularda karşı karşıya olduğumuz şey, bir "gerileme" değil, onun tam tersinin görünüş biçimidir: Bir tür "olumsuzlamanın olumsuzlanması"yla, tam da "birincil" özdeşleşmenin bu şekilde yeniden öne çıkarılışı, organik-tözel birliğin kaybının son kertesine varmış olduğuna işaret eder.

Bu noktayı netleştirmek için, postmodern siyasetin belki de en temel dersi akılda tutulmalıdır. Ulus-Devlet, toplumsal hayatın "doğal" birliği, dengeli bir çerçeve, önceki bütün gelişmelerin ona doğru yaklaştıkları bir tür Aristocu entelekheia[20] olmak şöyle dursun, tikel bir etnik Şey'le (vatanseverlik, vatan uğruna can vermek, vs.) kurulan ilişki ile piyasanın (potansiyel olarak) evrensel işlevi arasındaki epey istikrarsız, geçici dengedir. Ulus-Devlet, bir yandan organik, yerel özdeşleşme biçimlerini "aşarak" evrensel "vatanseverce" özdeşleşmeye çevirir; bir yandan da kendini, piyasa ekonomisinin "iç" ticareti "dış" ticaretten ayıran sözde doğal bir sınırı gibi koyutlar – böylece ekonomik faaliyet "yüceltilir", etnik Şey mertebesine çıkarılır, ulusun büyüklüğüne yapılan vatanseverce bir katkı olarak meşrulaştırılır. Bu denge her iki taraftan da sürekli tehdit edilir; hem ortadan kalkıvermek yerine evrensel kamusal alanın dışında yeraltı hayatını sürdüren eski "organik" tikel özdeşleşme biçimleri tarafından, hem de "ulusaşırı" doğası Ulus-Devlet'in sınırlarına bünyevi olarak kayıtsız kalan Sermaye'nin içkin mantığı tarafından. Günümüzdeki yeni "fundamentalist" etnik özdeşleşmeler de, bir tür "desüblimasyon" süreci, "ulusal ekonomi"nin bu istikrarsız birliğini parçalayarak onu oluşturan iki bileşene, ulusaşırı piyasa işlevine ve etnik Şey'le kurulan ilişkiye döndürme süreci içerirler.[21] Bu nedenle, soyut ticaret biçimi ile etnik Şey'le kurulan ilişki arasındaki (Aydınlanma projesi tarafından başlatılmış olan) yarılma, ancak bugün, günümüzün "fundamentalist" etnik, dini, yaşam tarzı cemaatleri içinde tam olarak gerçekleşmektedir: Günümüzün postmodern etnik ya da dini "fundamentalizmi" ve yabancı düşmanlığı "geriye yönelik" (regressive) olmadığı gibi, tam aksine, piyasanın ekonomik mantığının etnik Şey'e bağlılıktan nihai olarak kurtulmuş olduğunun en iyi kanıtını sunar.[22] Toplumsal hayatın diyalektiğinin en yüksek spekülatif çabası da burada yatar: İlksel dolayımsızlığın dolayımlanması –yani "yabancılaşmış" bireyci toplumda organik cemaatin dağılması– sürecini betimlemekte değil, tam da modernliğe özgü bu dolayımlanma sürecinin, nasıl yeni "organik" dolayımsızlık biçimleri doğurabildiğini açıklamakta. Bu yüzden, standart Gemeinschaft'tan Gesellschaft'a geçiş hikâyesine, bu cemaatin toplumlaşması sürecinin nasıl farklı, yeni, "dolayımlı" cemaat biçimleri –yani "yaşam tarzı cemaatleri"– yarattığına dair bir açıklama eklenmelidir.

 

Çokkültürcülük

O halde, Sermaye evreni, içinde bulunduğumuz küresel kapitalizm çağında Ulus-Devlet biçimiyle nasıl bir ilişki kuruyor? Bu ilişkiye verilebilecek en iyi ad, "kendi kendini sömürgeleştirme"dir belki de: Sermaye'nin doğrudan çokuluslu biçimde işlemeye başlamasıyla birlikte, artık metropolis ile sömürgeleştirilmiş ülkeler arasındaki standart ilişki yoktur karşımızda; küresel bir şirket, deyim yerindeyse, ana ülkesiyle arasındaki göbek bağını keser ve kökenlerinin bulunduğu ülkeye sadece sömürgeleştirilecek herhangi bir ülke muamelesi yapar. Le Pen'den Buchanan'a, şoven eğilimleri olan sağcı popülistleri bu kadar rahatsız eden de budur: Yeni çokuluslu şirketlerin, Fransız ya da Amerikan halkı karşısında da, Meksika, Brezilya ya da Tayvan halkına takındıkları tavrın aynısını takınmaları. Bu göndermesi kendisi olan dönüşte bir tür şiirsel adalet yok mudur? Nitekim günümüzün küresel kapitalizmi, ulusal kapitalizm ve onun uluslararası/sömürgeci safhasından sonra, bir tür "olumsuzlamanın olumsuzlanması"dır yine. Başlangıçta (ideal durumdan bahsediyoruz tabii ki), bir Ulus-Devlet'in sınırları içindeki kapitalizm söz konusuydu, uluslararası ticaret (Ulus-Devletler arasındaki ticaret) de ona eşlik ediyordu; ondan sonra sömürgeci ülkenin sömürge ülkeyi kendine tabi kıldığı ve (ekonomik olarak, siyasi olarak, kültürel olarak) sömürdüğü sömürgeleştirme ilişkisi geldi; bu sürecin son uğrağı da sadece sömürgelerin olduğu, sömürgeci ülkelerin olmadığı sömürgeleştirme paradoksudur – sömürgeci güç artık bir Ulus-Devlet değil, doğrudan doğruya küresel şirkettir. Uzun vadede, hepimiz yalnızca Muz Cumhuriyeti tişörtleri giymekle kalmayıp muz cumhuriyetlerinde yaşar olacağız.

Ve bu küresel kapitalizmin ideal ideoloji formu tabii ki çokkültürcülüktür; bir tür boş küresel konumdan her yerel kültüre, sömürgecinin sömürge halkına baktığı gibi –âdetlerini dikkatle araştırıp bunlara saygı göstermek gereken "yerliler" olarak– bakar. Yani geleneksel emperyalist sömürgecilik ile küresel kapitalist kendi kendini sömürgeleştirme arasındaki ilişki, Batı kültürel emperyalizmi ile çokkültürcülük arasındaki ilişkinin aynısıdır: Küresel kapitalizm, nasıl Ulus-Devlet metropolünü sömürgeleştirmeden sömürgeleştirme paradoksunu içeriyorsa, çokkültürcülük de kendi tikel kültüründe kök salmadan yerel kültürlere karşı tepeden bakan Avrupamerkezci mesafe ve/veya saygı tavrını içerir. Başka bir deyişle, çokkültürcülük tekzip edilmiş, tersine çevrilmiş, göndermesi kendinde bir ırkçılık biçimidir, "mesafeli bir ırkçılık"tır – Öteki'nin kimliğine "saygı gösterir", Öteki'ni, karşısında kendisinin, çokkültürcünün, ayrıcalıklı evrensel konumunun mümkün kıldığı bir mesafe takındığı, kendi içine kapalı, "sahici" bir cemaat olarak görür. Çokkültürcülük, kendi konumunu her türlü pozitif içerikten arındıran bir ırkçılıktır (çokkültürcü doğrudan doğruya ırkçı değildir, Öteki'nin karşısına kendi kültürünün tikel değerlerini çıkarmaz), ama yine de diğer kültürleri gerektiği şekilde takdir (ya da tekdir) edebileceği ayrıcalıklı boş evrensellik noktasını oluşturan bu konumu elinde tutar – çokkültürcünün Öteki'nin özgüllüğüne duyduğu saygı, tam da kendi üstünlüğünü beyan etme biçimidir.

Peki ya, çokkültürcünün tarafsızlığının sahte olduğu, çünkü konumunun gizliden gizliye Avrupamerkezci içeriklere ayrıcalık tanıdığı şeklindeki bariz karşı sava ne diyeceğiz? Bu muhakeme tarzı doğrudur, ama yanlış nedenle. Evrensel çokkültürcü konumu her zaman destekleyen tikel kültürel arka plan ya da kökler, onun evrensellik maskesi ardında gizlenen "hakikati" değildir: "Çokkültürcü evrensellik aslında Avrupamerkezcidir." Tam tersine: Tikel köklerin düşürdüğü leke, öznenin zaten bütünüyle "köksüz" olduğunu, gerçek konumunun evrenselliğin boşluğu olduğunu gizleyen fantazmatik perdedir. Burada, de Quincey'nin basit cinayet sanatı hakkındaki şakasına düştüğüm şerhi hatırlatayım yine: Kimbilir kaç kişi masum bir seks orjisine kalkışıp da soluğu Çin lokantasında yemek paylaşmakta almıştır![23] Bu şerhle, yüzeydeki bahane ile gizlenen istek arasındaki standart ilişkiyi tersine çevirmek istemiştim: Bazen en zor şey, görünüşü olduğu gibi kabul etmektir – bir sürü fantazmatik senaryoyla ona "derin anlamlar" yükleriz. Birlikte bir Çin yemeği yemeyi reddetmemin altında yatan "gerçek arzum", kafayı grup sekse takmış olmam olabilir pekâlâ, ama asıl nokta şudur ki arzumu yapılandıran bu fantazinin kendisi, zaten, mutlak bir zorlamayla kendi yoluna giden "oral" dürtüme karşı bir savunmadır...

Burada Darian Leader'ın verdiği örneğin, garsondan masa göstermesini isterken "iki kişilik masa, lütfen!" diyeceği yerde "iki kişilik yatak, lütfen!" diyen adam örneğinin tam eşdeğeriyle karşı karşıyayız. Burada standart Freudcu açıklamayı ("adamın aklı çoktan, yemekten sonra geçirmeyi planladığı seks gecesine takılmış, tabii ki!") tersine çevirmek gerekir: Yeraltındaki cinsel fantazinin bu müdahalesi, daha ziyade, aslında onun için seksten daha önemli olan oral dürtüye karşı savunma işlevini gören bir perdedir.[24] Marx da, (Fransa'da Sınıf Mücadeleleri'nde) 1848 Fransız Devrimi'ni analiz ederken, benzer biçimde bu tür çifte aldatmaya örnek verir: Devrim'den sonra iktidara geçen Düzen Partisi, alenen Cumhuriyet'i destekliyordu, ama gizliden gizliye Restorasyon'a inanıyordu; cumhuriyet ritüelleriyle dalga geçmek için her fırsatı kullanıyor ve mümkün olan her yolla "gönüllerinin nerede olduğu"na işaret ediyorlardı.[25] Gelgelelim paradoks şuradaydı ki faaliyetlerinin hakikati, tek başlarına kaldıklarında alay edip horgördükleri dışsal formda yatıyordu: Bu cumhuriyetçi form, altında kralcı arzunun pusuya yattığı bir suretten ibaret değildi – fiili tarihsel işlevlerini görmelerini, burjuvazinin cumhuriyetçi kanun ve nizamını tesis etmelerini sağlayan şey, daha çok Kralcılığa duydukları gizli bağlılıktı. Marx'ın kendisi de, Düzen Partisi mensuplarının ara sıra yaptıkları Cumhuriyet aleyhtarı "dil sürçmeleri"nden –örneğin parlamentodaki tartışmalarda Fransa'dan krallık olarak bahsetmekten– muazzam bir haz aldıklarından bahseder: Bu dil sürçmeleri, onların kendi gözlerini yüzeyde olup bitenlerin toplumsal gerçekliğine kapatmalarına yol açacak bir perde işlevini gören fantazmatik yanılsamalarını dile getiriyordu.

 

Hayaletteki Makine

Aynı şey, gerekli düzeltmeler yapılmak kaydıyla, hâlâ tikel bir kültürel mirasa bağlı kalan, onu kendi başarısının sırrı diye adlandıran günümüz kapitalisti –çay törenlerine katılan ya da bushido koduna uyan Japon işadamları gibi– ya da Japonların başarısının özel sırrını araştıran Batılı gazeteciler için de geçerlidir: Tikel bir kültürel formüle yapılan bu göndermenin kendisi, Sermaye'nin evrensel anonimliğinin perdesidir. Asıl korkunç olan küresel Sermaye'nin evrenselliği ardında gizlenen tikel içerik değil, Sermaye'nin aslında körü körüne kendi yolunu takip eden anonim bir küresel makine olması, altında ona can veren hiçbir tikel Gizli Ajan'ın/Fail'in olmamasıdır. Korkunç olan, (ölü evrensel) makinedeki (tikel yaşayan) hayalet değil, her (tikel yaşayan) hayaletin kalbindeki (ölü evrensel) makinedir.

Nitekim çıkarılması gereken sonuç, bugün kendini dayatan çokkültürcülük sorunsalının –çeşitli kültürel yaşam dünyalarının melez biraradalığının–, kendi karşıtının, yani evrensel dünya sistemi olarak kapitalizmin ağır mevcudiyetinin görünüş biçimi olduğudur: Çağdaş dünyanın daha önce eşi görülmedik ölçüde homojenleşmesine tanıklık eder bu sorunsal. Toplumsal tahayyül ufku artık bize kapitalizmin en sonunda çökeceği fikrini besleme iznini vermediği için –başka bir ifadeyle, kapitalizmin kalıcı olduğunu herkes sessizce kabullendiği için– eleştirel enerji, kapitalist dünya sisteminin temeldeki homojenliğine dokunamayınca, kültürel farklılıklar adına savaşmayı ikame bir çıkış yolu olarak görmüştür adeta. Böylece kapitalizm zafer yürüyüşünü devam ettirirken, bizler etnik azınlıkların, gay ve lezbiyenlerin, farklı hayat tarzlarının, vs. hakları adına PD (politik doğrucu) savaşlar vermekteyizdir – "kültürel çalışmalar" kılığına bürünmüş günümüz eleştirel teorisi, kapitalizmin ağır mevcudiyetini görünmezleştirmeye yönelik ideolojik çabaya aktif bir biçimde katılarak, kapitalizmin sınırsız gelişimine nihai hizmeti sunmaktadır: Tipik bir postmodern "kültürel eleştiri"de, kapitalizmden dünya sistemi olarak bahsetmek bile, "özcülük"le, "fundamentalizm"le ve diğer suçlarla itham edilmeye yol açar.

Burada bir semptom yapısı söz konusudur. Evrensel bir yapılandırıcı ilkeyle karşılaşıldığında, her zaman otomatik biçimde (tam da ilkesel olarak), bu ilkeyi olası bütün unsurlarına uygulamanın mümkün olduğu; ilkenin ampirik olarak gerçekleşmemesinin, sadece olumsal koşullarla ilgili bir mesele olduğu varsayılır. Gelgelelim, bir semptom –içindeki evrensel ilkenin gerçekleşmeyişi olumsal koşullara bağlıymış gibi görünse de– istisna olarak, yani evrensel ilkenin askıya alındığı nokta olarak kalmak zorunda olan bir unsurdur: Evrensel ilke bu nokta için de geçerli olsaydı, evrensel sistemin kendisi çökerdi. İyi bilindiği üzere, Hegel, Hukuk Felsefesi'nin sivil toplum hakkındaki paragraflarında, modern sivil toplumdaki kalabalık "ayaktakımı" (Pöebel) sınıfının, toplumsal yanlış yönetimin, yetersiz hükümet önlemlerinin ya da ekonomik şanssızlığın arızi bir sonucu olmadığını gösterir: Sivil toplumun bünyevi yapısal dinamikleri, zorunlu olarak, sivil toplumun nimetlerinden dışlanan bir sınıfa, temel insan haklarından yoksun bırakılmış, dolayısıyla toplum karşısındaki görevlerinden de kurtulmuş bir sınıfa yol açar; sivil toplum içinde, kendi evrensel ilkesini olumsuzlayan bir unsur, bir tür "Aklın kendisinin bünyesindeki Akıldışı"dır bu sınıf – kısacası onun semptomudur.

Bugün, liberal-demokratik refah toplumunun nimetlerinden bazen kuşaklar boyunca dışlanan bir alt sınıfın büyümesinde, aynı olguyu, hem de daha güçlü bir biçimde gözlemlemiyor muyuz? Günümüzün "istisnaları" –evsizler, varoştakiler, daimi işsizler– geç kapitalist evrensel sistemin semptomudurlar, geç kapitalizmin içkin mantığının nasıl işlediğini, sayılarını giderek artırarak sürekli biçimde hatırlatırlar: Kapitalizme özgü ütopya, gerekli önlemler alınarak (ilerici liberaller için olumlayıcı, telafi edici eylem yoluyla; muhafazakârlar için ise kendine yetmeye ve aile değerlerine dönme yoluyla), bu "istisna"nın –uzun vadede ve hiç değilse, ilkesel olarak– "ortadan kaldırılabileceği"dir. "Gökkuşağı koalisyonu" kavramında da (ilerideki ütopik bir anda, bütün "ilerici" mücadelelerin –gay ve lezbiyen hakları, etnik ve dini azınlıkların hakları için verilen mücadelelerin, ekolojik mücadelenin, feminist mücadelenin, vs.– ortak bir "eşdeğerlikler zinciri" içinde birleşecekleri fikrinde) benzer bir ütopya işbaşında değil midir? Başarısızlığın zorunluluğu yine yapısaldır: Mesele sadece, durumun ampirik karmaşıklığı yüzünden, bütün tikel "ilerici" kavgaların hiçbir zaman birleşmeyecek olmaları, "yanlış" eşdeğerlikler zincirlerinin –örneğin Afro-Amerikan etnik kimliği için verilen kavganın ataerkil ve homofobik ideolojiyle zincirlenmesi– her zaman ortaya çıkacak olması değildir; "yanlış" zincirlenmelerin ortaya çıkmasının tam da günümüzün "eşdeğerlik zincirleri" oluşturmaya yönelik "ilerici" siyasetinin yapılandırıcı ilkesinde temelleniyor olmasıdır: Yerdeğiştirmeleri ve yoğunlaşmaları sürekli kayan birçok tikel mücadeleden oluşan alanın kendisi, ekonomik mücadelenin oynadığı anahtar rolün "bastırılması" sayesinde ayakta tutulur – mücadeleler çoğulluğu arasında "eşdeğerlikler zinciri" oluşturmaya yönelik solcu siyaset, küresel bir ekonomik sistem olarak kapitalizmin analizinin sessizce terk edilmesine ve kapitalist ekonomik ilişkilerin sorgulanamaz çerçeve olarak kabul edilmesine karşılık gelir.[26]

Nitekim elitist çokkültürcü liberalizmin sahteliği, içerik ile biçim arasındaki gerilimden gelir ki bu gerilim, hoşgörülü evrenselciliğin ilk büyük ideolojik projesi olan masonluğa bile çoktan damgasını vurmuştu: Masonluk öğretisi (bütün insanların Aklın ışığına dayalı evrensel kardeşliği), kendi ifade biçimi ve örgütlenişiyle (kabul törenleri olan gizli bir dernek) açıkça çatışır – masonluğun tam da ifade biçimi ve eklemleniş tarzı, pozitif öğretiyi yalanlar. Buna çok benzer biçimde, kendi etnik kimliğinin sınırlarını aşmış olduğunu düşünen (herhangi bir tikel cemaate bağlı olmayan "dünya yurttaşı") çağdaş "politik doğrucu" liberal tavır da, kendi toplumu içinde, kendisini açıkça, kendi dar etnik ya da cemaat sınırları içine kapalı kaldığı için horgörülen sıradan insanlar çoğunluğunun karşısına yerleştiren dar elitist bir üst-orta sınıf çevresi işlevini görür.

 

Hukukun Solcu Askıya Alınışının Savunusu

Peki o zaman, çokkültürcü postmodernizmin bu sahteliğinin farkında olan solcular buna nasıl tepki gösterirler? Verdikleri tepki, Hegel'in ebedi yargı adını verdiği şey biçimine bürünür: Spekülasyon yoluyla, birbiriyle kesinlikle bağdaşmayan iki terimin özdeş olduğunu koyutlayan yargıdır bu; Hegel'in en tanınmış örneği, Tinin Fenomenolojisi'nde frenoloji hakkındaki altbölümdür: "Tin bir kemiktir." Bu tepkiyi özetleyen ebedi yargı ise şudur: "Adorno (en sofistike "elitist" eleştirel teorisyen), Buchanan'dır (Amerikan sağcı popülistlerinin en bayağısı)". Yani Christopher Lasch'den Paul Piccone'ye postmodern çokkültürcü elitizmin bu eleştirmenleri,"araçsal Akıl"ın, yaşam dünyamızın bürokratikleştirilip araçsallaştırılışının her yere yayılmış hâkimiyetine siyasi olarak verilebilecek tek uygun cevabın cemaati yeniden öne çıkarmak, yerel demokrasi ve aktif yurttaşlık olduğunu savunurken, yeni muhafazakârlığı onaylama riskine girerler.[27] Günümüz popülizmini, modernleşme sürecine karşı, bu yüzden de bünyesi gereği paranoyak, ipleri elinde tutan ve bu yüzden de modernleşmenin getirdiği acılardan sorumlu olan gizli bir fail –Yahudiler, uluslararası sermaye, vatantanımaz çokkültürcü yöneticiler, devlet bürokrasisi, vs.– arayan nostaljik, gerici bir formasyon olarak görüp bir kenara atmak kolaydır elbette; sorun daha çok, bu yeni popülizmi, kapitalist modernleşmeye ciddi bir engel oluşturmak şöyle dursun, ona zemin hazırlayan yeni bir "sahte şeffaflık" biçimi olarak görme sorunudur. Başka bir deyişle, teknolojik ilerlemenin kendisinin, kendilerini tedricen "doğallaştıran" –sanal cemaatler gibi– yeni cemaatlere nasıl yol açtığını analiz etmek, yeni teknolojilerin etkisiyle cemaat hayatının çözülmesine yanıp yakınmaktan çok daha ilginçtir.

Bu solcu popülizm savunucularının görmeyi başaramadıkları şey, günümüz popülizminin, küresel kapitalizme bir tehdit oluşturmak şöyle dursun, onun bünyevi ürünü olarak kaldığıdır. Paradoksal biçimde, günümüzün gerçek muhafazakârları, liberal çokkültürcülüğü de fundamentalist popülizmi de reddeden, küresel kapitalizm ile etnik fundamentalizm arasındaki suç ortaklığını açıkça gören solcu "eleştirel teorisyenler"dir. Ne küresel piyasa-toplumuna ne de yeni etnik fundamentalizm biçimlerine ait olan üçüncü bir alana işaret ederler: Siyaset alanı, sivil toplumun, aktif, sorumlu yurttaşlığın –insan hakları, ekoloji, vs. mücadelesinin– kamusal alanı. Gelgelelim sorun şu ki, bu siyasi mekân biçiminin kendisi, gitgide küreselleşmenin şiddetli saldırısının tehdidi altına giriyor; sonuç olarak, basitçe ona dönmek ya da onu yeniden canlandırmak mümkün değil. Bir yanlış anlamayı bertaraf edelim: Günümüz İngilteresi örneğinde, İşçi Partisi iktidarının aslında hiçbir şey değiştirmediğini, bu haliyle de, bir değişiklik varmış gibi yanıltıcı bir izlenim yarattığı için Muhafazakâr yönetimin devam etmesinden daha da tehlikeli olduğunu savunan eski "ekonomik özcü" yaklaşımı falan savunuyor değiliz. İşçi Partisi hükümetinin yapabileceği birçok şey var; geleneksel İngiliz dargörüşlü şovenizminden (sağlıktan eğitime) toplumsal dayanışma unsuru çok daha güçlü, daha "aydınlanmış" bir liberal demokrasiye, (kadın haklarından etnik grupların haklarına çok çeşitli biçimleri içinde) insan haklarına saygı gösterilmesine geçiş sürecine birçok katkıda bulunabilir; İşçi Partisi'nin zaferi, égaliberté mücadelesinin çeşitli biçimlerini yeniden canlandıracak bir teşvik olarak kullanılmalıdır. (Fransa'da da seçimleri Sosyalistlerin kazanmasıyla birlikte, durum daha da muğlaklaşmıştır, çünkü Jospin'in programı sermayenin mantığıyla doğrudan hesaplaşmaya yönelik bazı unsurlar içermektedir.) Değişim tözel olmayıp sadece yeni bir başlangıç görüntüsü taşıdığında bile, bir durumun halkın çoğunluğu tarafından "yeni bir başlangıç" olarak algılanması da başlı başına, önemli ideolojik ve siyasi yeniden eklemlemeleri gerçekleştirecek bir alan açar – daha önce de gördüğümüz gibi, ideolojinin diyalektiğinden çıkan temel ders, görünüşlerin önemli olduğudur.

Yine de sermayenin Ulus-Devlet sonrası mantığı arka planda pusuya yatan Gerçek olarak kalırken, küreselleşme sürecine verilen üç temel solcu tepki –liberal çokkültürcülük; fundamentalist görünüşü altında "araçsal akla" karşı bir direniş tesbit ederek popülizmi benimseme girişimi; siyaset mekânını açık tutma girişimi– yetersiz görünmektedir. Son yaklaşım, çokkültürcülük ile fundamentalizm arasında bir suç ortaklığı olduğuna dair doğru bir tesbite dayalı olmasına rağmen, şu canalıcı sorudan kaçınır: Günümüzdeki küreselleşme koşullarında siyaset alanını nasıl yeniden icat edeceğiz? Sermayenin küresel sürecini olduğu gibi bırakan tikel mücadeleler dizisinin siyasileştirilmesi yeterli değildir belli ki. Demek ki geç kapitalist liberal demokrasi çerçevesi içinde, kendini ana ideolojik mücadele ekseni olarak dayatan karşıtlık –"açık" ideoloji-sonrası evrenselci liberal hoşgörü ile tikelci "yeni fundamentalizmler" arasındaki gerilim– reddedilmelidir. Hukukun üstünlüğüne dayanarak kendisini tarafsız ve ideoloji-sonrası olarak sunan liberal merkeze karşı, eski solun, tarafsız Hukuk alanını askıya alma zorunluluğu motifi yeniden gündeme getirilmelidir.

Şüphesiz, Hukuk'u daha yüksek ya da daha temel bir çıkar/istem adına askıya almaya yönelik olarak Sol'un da Sağ'ın da kendi tarzları vardır. Dreyfus karşıtlarından Oliver North'a kadar sağcı askıya alma tarzı, Hukuk'un lafzını ihlal ettiğini kabul eder ama bunu daha yüksek bir milli çıkara başvurarak mazur gösterir: Yaptığı ihlali, Millet'in iyiliği için yapılması gereken acılı bir fedakârlık olarak sunar.[28] Solcu askıya alış konusunda, iki filmi zikretmek yeterli olacaktır: Ateş Altında (Roger Spottiswoode, 1983) ve Watch on the Rhine (Herman Shumlin, 1943). Nikaragua devrimi sırasında geçen ilk filmde, Amerikalı bir fotomuhabir belalı bir açmazla karşılaşır: Somozacılar, devrimin zafer kazanmasından hemen önce karizmatik bir Sandinista liderini öldürmüşlerdir, Sandinistler muhabirden, ölmüş liderlerini canlı gibi gösterecek ve böylece Somozacıların onun öldüğü iddialarını yalanlayacak bir fotoğraf çekmesini isterler – bu şekilde, devrimin hızla zafer kazanmasına ve dökülecek kanın azalmasına katkıda bulunabilecektir. Mesleki etik böyle bir edimi kesinlikle yasaklar elbette, çünkü bu edim muhabirliğin tarafsız nesnelliğini ihlal eder ve gazeteciyi siyasi kavganın bir aracı durumuna getirir; yine de gazeteci "solcu" seçeneği tercih eder ve sahte fotoğrafı çeker. Lillian Hellmann'ın bir oyunundan uyarlanan Watch on the Rhine'da, bu açmaz daha da ağırlaşmıştır: 1930'ların sonlarında, Nazi karşıtı mücadeleye katılmış Alman siyasi göçmenlerinin oluşturduğu bir kaçaklar ailesi, tam manasıyla Amerikan küçük kasabalarına özgü masalsı bir orta sınıf ailesi kurmuş olan uzak akrabalarının yanında kalmaya giderler; gelgelelim, kısa bir süre sonra Almanlar, Amerikalı ailenin bir tanıdığı kılığına bürünmüş beklenmedik bir tehditle karşılaşırlar; adam göçmenlere şantaj yapan ve Alman konsolosluğundaki bağlantıları sayesinde Almanya'da bulunan yeraltı direnişi mensuplarının hayatını da tehlikeye atan bir sağcıdır. Göçmen ailenin babası onu öldürmeye karar verir ve böylece Amerikalı aileyi güç bir ahlaki açmaz içine sokar: Nazizm kurbanlarıyla kurulan boş ahlakçı dayanışma bitmiştir; artık fiilen taraf tutmak ve cinayeti örtbas ederek ellerini kirletmek zorundadırlar. Burada da aile "solcu" seçeneğe karar verir. "Solu" tanımlayan şey, soyut ahlaki çerçeveyi askıya almaya ya da Kierkegaard'ın sözlerini şerh ederek söylersek, Etik olanı siyasi olarak askıya almaya işte bu şekilde hazır olmaktır.

 

Gelecek(teki) Evrensellik

Bütün bunlardan çıkarılan ve Batı'nın Bosna savaşına verdiği tepkiyle bağlantılı olarak güncellik kazanan ders, taraf almaktan kaçmanın yolu olmadığıdır, çünkü tarafsızlık taraf almayı içerir – Bosna savaşı örneğinde, Balkanlar'daki etnik "kabile savaşları"ndan dem vuran "dengeli" konuşmalar çoktan Sırp bakış açısını onaylıyordu: İnsancıl liberal eşit-mesafecilik kolayca tersine kayabilir ya da onunla örtüşebilir ve fiilen olabilecek en şiddetli "etnik temizliği" hoşgörebilir; yani kısacası solcu, liberalin tarafsızlığını ihlal etmekle kalmaz, tarafsızlık diye bir şey olmadığını da iddia eder. Liberal Merkez'in klişesi, tabii ki, sağcıların da solcuların da Hukuk'u askıya alışlarının aynı kapıya çıktığı, Hukuk'un üstünlüğüne yönelik totaliter bir tehdit demek oldukları şeklindedir. Solun bütün tutarlılığı, tam tersine, bu iki askıya alışın farklı bir mantığı izlediğini kanıtlamasına bağlıdır. Sağ kendisinin Etiki askıya alışını, evrenselcilik karşıtı tavrıyla, her türlü evrensel ahlaki ve hukuki standarda galebe çalan kendi tikel (dini, milli) kimliğine göndermede bulunarak meşrulaştırırken, Sol kendisinin Etiki askıya alışını, tam da gelecek(teki) gerçek evrenselliğe göndermede bulunarak meşrulaştırır. Ya da başka bir deyişle, Sol hem toplumun antagonist karakterini kabul eder (tarafsız bir konum yoktur, mücadele kurucu niteliktedir) hem de evrenselci kalır (evrensel özgürleşme adına konuşur); solcu perspektifte, toplumsal hayatın kökten antagonist –yani siyasi– karakterini kabul etmek, "taraf tutma"nın zorunluluğunu kabul etmek, gerçekten evrensel olmanın tek yoludur.

Bu paradoksu nasıl kavramamız gerekir? Bu ancak, antagonizma evrenselliğin kendisine içsel ise, yani evrenselliğin kendisi, Bütün'ün işlevsel parçalara mevcut ayrılış biçimini meşrulaştıran "sahte" somut evrensellik ve "soyut" evrenselliğin imkânsız/gerçek talebi (Balibar'ın égaliberté'si) halinde ikiye bölünmüşse kavranabilir. Nitekim, en anlamlı solcu siyasi jest (sağcı "herkese kendi yeri" motifinin tersine), mevcut evrensel düzeni, semptomu adına (mevcut düzenin bünyesinde bulunmasına rağmen, onun için de "uygun bir yeri" olmayan parça –örneğin toplumlarımızdaki yasadışı göçmenler ya da evsizler– adına) sorgulamaktır. Bu semptomla özdeşleşme işlemi, soyut bir evrensel kavramın ardında tikel bir içerik gören ("insan haklarına konu olan 'insan' aslında beyaz, erkek, mülk sahibi kimsedir") tarafsız evrenselliği sahte bularak reddeden standart eleştirel ve ideolojik hamlenin tam ve zorunlu zıttıdır: Bu işlemde, bünyevi istisna/dışlama noktasının, somut pozitif düzenin "sefil"inin, tek gerçek evrensellik noktası, mevcut somut evrenselliği yalanlayan nokta olduğunda heyecanla ısrar edilir (ve onunla özdeşleşilir). Örneğin bir ülkede yaşayan insanları "tam" yurttaşlar ve geçici göçmen işçiler olarak altgruplara ayırmanın "tam" yurttaşlara ayrıcalık verdiğini ve göçmenleri sahici kamusal alandan dışladığını göstermek kolaydır – tıpkı erkekle kadının nötr, evrensel bir insanlık cinsinin iki türü olmadığını, çünkü cinsin kendisinin içeriğinin kadının "bastırılışı"nı içerdiğini göstermek gibi; bunun tersi bir işlem yapmak, yani evrenselliği dışlama noktasıyla özdeşleştirmek, örneğimizde "hepimiz göçmen işçiyiz" demek, hem teorik hem de siyasi açıdan çok daha verimlidir. Hiyerarşik olarak yapılanmış bir toplumda, gerçek evrenselliğin ölçütü, toplumu oluşturan parçaların "en alttakiler"le, diğer herkes tarafından ve diğer herkesten dışlanmış olanlarla ilişki kurma biçimidir – örneğin eski Yugoslavya'da evrensellik, diğer bütün ulusların tepeden baktığı Arnavut ve Bosnalı müslümanlar tarafından temsil ediliyordu. Son dönemlerdeki heyecanlı dayanışma ifadesi "Saraybosna Avrupa'nın başkentidir" de istisnanın evrenselliği cisimleştirdiği anlayışının mükemmel bir örneğidir: Aydınlanmış liberal Avrupa'nın Saraybosna'yla ilişki kurma biçimi, kendisiyle, kendi evrensel kavramıyla ilişki kurma biçimine tanıklık ediyordu.[29]

Antagonizmanın evrenselliğinin bu şekilde öne çıkarılması hiçbir surette, "toplum hayatında diyalog diye bir şey yoktur, yalnız savaş vardır" demeyi gerektirmez. Toplumsal (ya da cinsel) savaştan sağcılar bahseder, oysa solcular toplumsal (ya da sınıfsal) mücadeleden bahseder. Joseph Goebbels'in ünlü "'kültür' lafını duydum mu, tabancama davranıyorum" sözünün iki çeşitlemesi vardır: Godard'ın Mépris'sindeki sinik sinema yapımcısı, "'kültür' lafını duydum mu, çek defterime davranıyorum," diyordu; solcu Aydınlanmış versiyon ise "'silah' lafını duydum mu, kültüre davranıyorum"dur. Günümüzün neo-Nazi sokak kavgacısı "Batı Hıristiyan kültürü" lafını duyunca, onu Türklere, Araplara, Yahudilere karşı korumak için silahına davranır ve böylece savunduğunu zannettiği şeyi tahrip eder. Liberal kapitalizmin böyle dolaysız şiddete ihtiyacı yoktur: Kültürü tahrip etme işini piyasa çok daha pürüzsüz ve etkili bir biçimde halleder. Solcu Aydınlanma ise, bu iki tavrın tam tersine, kültürün silaha verilecek etkili bir cevap olduğu iddiası ile tanımlanır: Kaba şiddet patlaması, kökleri öznenin cehaletinde yatan bir tür "harekete geçiş"tir – bu haliyle ona, büründüğü ana form kendi üzerine düşünen bilgi olan mücadeleyle karşı konabilir.

 

 

Bu metin, Žižek’in Metis Yayınları’ndan çıkan Kırılgan Temas adlı kitabında yer almaktadır. İletişim Yayınları tarafından önümüzdeki günlerde yayınlanacak “Sanat ve Kültüralizm” dosyasının bir parçası olarak yayınlanmasına izin verdikleri için Metis Yayınları’na teşekkür ederiz.



[1] Evrensel ile Tikel arasındaki bu kısa devreye verilen bir diğer ad da, tabii ki "dikiş"tir: Hegemonyanın işleyişi, boş Evrensel'i tikel bir içeriğe "diker".

[2] Ernesto Laclau, Emancipation(s), Londra: Verso 1996, s. 14-15; Türkçesi: Evrensellik, Kimlik ve Özgürleşme, çev. E. Başer, İstanbul: Birikim 2000.

[3] Bkz. Etienne Balibar, La crainte des masses, Paris 1997.

[4] İmdi, bu sihirli evrensel dayanışma uğrağı bittiğinde, bazı Sosyalizm-sonrası ülkelerde toplumun "namevcut tamlığı"nın göstereni olarak zuhur eden gösteren dürüstlük'tür. Bu gösteren, Sosyalizmin çöküşünü takip etmesi gereken yeni bir Toplum tamlığı umutlarının acımasızca ihanete uğradığı ekonomik ve toplumsal çalkantıya yakalanan "sıradan insanlar"ın kendiliğinden ideolojisinin odağını oluşturur; öyle ki, onların gözünde, "eski güçler" (sabık Komünistler) ve iktidar saflarına katılmış sabık muhalifler, demokrasi ve özgürlük bayrağı altında onları sömürmek için el ele vermişlerdi: Hegemonya savaşı, şu anda tabii ki bu gösterene yeni bir doğrultu verecek tikel içerik üzerinde odaklanmış durumdadır: "Dürüstlük" ne demektir? Burada da, çatışmanın son kertede "dürüstlük" teriminin farklı anlamları üzerinde döndüğünü iddia etmek yanlış olurdu: Bu "anlamsal netleştirme"de yitirilen şey, her konumun kendi "dürüstlük"lerinin tek "gerçek" dürüstlük olduğunu iddia etmesidir: Mücadele, yalnızca farklı tikel içerikler arasındaki bir mücadele değildir, evrenselin kendi içinden kopan bir mücadeledir.

[5] İngiltere'deki Muhafazakârlara verilen ad – ç.n.

[6] Jacqueline Rose, States of Fantasy, Oxford 1996, s. 149.

[7] Aktaran a.g.y.

[8] Geriye dönüp bakıldığında, mahut "muhalefet" olgusunun sosyalist ideoloji çerçevesinin ne kadar derinlerine gömülü olduğu, "muhalefet"in, tam da (toplumsal dayanışma, ahlaki sorumluluk, vs. vazeden) ütopyacı "ahlakçılık"ıyla, sosyalizmin tekzip edilen etik çekirdeğini sunduğu fark ediliyor: Belki bir gün tarihçiler –tıpkı Hegel'in, Peloponez savaşının gerçek tinsel sonucunun, tinsel Ereğinin, Thukidides'in onun hakkındaki kitabı olduğunu iddia etmesi gibi– "muhalefet"in Reel Sosyalizm'in gerçek tinsel sonucu olduğunu belirteceklerdir.

[9] Bkz. Tiziana Terranova, "Digital Darwin", New Formations, no. 29, Yaz 1996.

[10] Bkz. Richard Dawkins, The Selfish Gene, Oxford 1989.

[11] Michael L. Rothschild, Bionomics: The Inevitability of Capitalism, NY: Armonk 1992.

[12] Bkz. bu seçkideki "İdeoloji Hayaleti" makalesi.

[13] Bkz. Jacques Rancière, On the Shores of Politics, Londra:Verso 1995, s. 22.

[14] İdeolojik özdeşleşme sürecinde jouissance'ın oynadığı rol hakkında daha ayrıntılı bir açıklama için bkz. Slavoj Zizek, The Plague of Fantasies, Londra: Verso 1997, 2. bölüm.

[15] "Propos de Emir Kusturica", Cahiers de cinéma, no. 492, Haziran 1995, s. 69.

[16] Batı'nın Balkanları bir fantazi ekranı olarak algılaması konusunda bkz. Renata Salecl, The Spoils of Freedom, Londra 1995.

[17] Bkz. Slavoj Zizek, "'I Hear You with My Eyes'; or, The Invisible Master", Renata Salecl ve Slavoj Zizek (der.), Gaze and Voice as Love Objects içinde, NC: Durham 1996.

[18] Bkz. Balibar, La crainte des masses, s. 421-54.

[19] Bununla Laclau'nun farklılık mantığı (farklılığa dayalı bir simgesel yapı olarak toplum) ile antagonizma mantığı ("imkânsız", antagonist bir yarılma tarafından engellenen bir şey olarak toplum) arasında kurduğu karşıtlığın parallelliği açıktır. Günümüzde, farklılık mantığı ile antagonizma mantığı arasındaki gerilim, liberal-demokratik müzakere evreniyle "Fundamentalist" İyi-Kötü mücadelesi evreni arasındaki gerilim biçimine bürünmektedir.

[20] Varlığın mükemmel hali – ç.n.

[21] Ulus-Devlet'in bu "sönüp gidişi"ne tanıklık eden küçük ama manidar olaylardan biri de, müstehcen özel hapishane kurumunun ABD'de ve diğer Batı ülkelerinde yavaş yavaş yayılmasıdır: Devlet'in tekelinde kalması gereken şeyin kullanımı (fiziksel şiddet ve zorlama), Devlet ile kâr etmek amacıyla bireylere baskı uygulayan bir özel şirket arasında sözleşme konusu haline gelmiştir; burada (Max Weber'e göre) modern Devlet'i tanımlayan, şiddetin meşru kullanımı üzerindeki tekelin sonuyla karşı karşıyayız.

[22] Bu üç aşama (modern-öncesi cemaatler, Ulus-Devlet ve günümüzün yeni ortaya çıkan ulusaşırı "evrensel toplumu"), Fredric Jameson'ın geliştirdiği gelenekçilik, modernizm ve postmodernizm üçlüsüne açıkça uymaktadır: Burada da, postmodernizme damgasını vuran geriye yönelik olgular bizi aldatmamalıdır – modernlik-öncesinden kopuş ancak postmodernizmle birlikte tamamına ermiştir. Nitekim, bu yazının başlığında Jameson'ın Postmodernizm, ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı (çev. N. Plümer, İstanbul: YKY 1994) kitabına özellikle göndermede bulunuyorum.

[23] Slavoj Zizek, Enjoy Your Symptom!, New York 1993, s. 11.

[24] Darian Leader, Why Do Women Write More Letters Than They Post?, Londra 1996; Türkçesi: Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu Göndermezler?, çev. N. Çatlı, İstanbul: Ayrıntı 1997.

[25] Karl Marx, "The Class Struggles in France: 1848 to 1850", Surveys from Exile. Political Writings: Volume 2 içinde, Londra 1973.

[26]Bkz. Wendy Brown, States of Injury, Princeton 1995.

[27] Bkz. Paul Piccone, "Postmodern Popülism", Telos, no. 103, Bahar 1995. Elizabeth Fox-Genovese'in edebiyat ve sinema teorisi sorunları, lezbiyen hakları, vs. ile ilgilenen üst-orta sınıf feminizminin karşısına, sıradan çalışan kadınların güncel sorunları üzerinde odaklanan ve aile içinde, çocuklarla ve işle birlikte nasıl hayatta kalınacağı ile ilgili somut sorunları dile getiren bir "aile feminizmi"ni çıkartma girişimi çok iyi bir örnektir. Bkz. Elizabeth Fox-Genovese, Feminism is Not the Story of My Life, New York 1996.

[28] Kamusal (hukuki) normların sağcı askıya alınışının en özlü formülünü Eamon de Valera vermiştir: "Halkın yanlış yapma hakkı yoktur."

[29] Rancière'in singulier universel (tekil evrensel) kavramı da böyle okunmalıdır belki de: Evrenselliğin odağı olarak, söz konusu evrenselliği aynı anda hem olumlayan hem de tahrip eden tekil evrensel öne çıkarılır. "Hepimiz Saraybosna sakinleriyiz," dediğimizde, bariz bir biçimde "yanlış" bir adlandırma, doğru jeopolitik yayılımı ihlal eden bir adlandırma yapıyoruzdur; gelgelelim bu ihlal, tam da bu haliyle, mevcut jeopolitik düzenin adaletsizliğini ifade eder.Bkz. Jacques Rancière, La Mésentente, Paris 1995.