/ Sürrealizm Yaşıyor / Harikalar Diyarında Sürrealist Maceralar

8/4/2012 / skopbülten / Derya Yılmaz

2000’lerde sürrealizme uyanan ilgi sürüyor: 2002’de Paris’te Centre Pompidou’da düzenlenen La révolution surréaliste sergisi; 2003’te Manchester’da yapılan Fantasy Space: Surrealism and Architecture başlıklı konferansın ardından, Londra’da 2007’de Victoria & Albert Müzesi’nde Surreal Things: Surrealism and Design ve 2010’da Barbican’da The Surreal House sergileri gerçekleştirilmişti. New York’ta, Whitney’deki Real/Surreal sergisi henüz kapanmışken (Ekim 2011-Şubat 2012), bu kez de ABD’nin Batı yakasında yeni bir sürrealizm sergisi açıldı.

Los Angeles İl Müzesi, Şubat ayından itibaren üç ay boyunca açık kalacak “Harikalar Diyarında: Kadın Sanatçıların Meksika ve ABD’deki Sürrealist Maceraları” başlıklı bir sergiyle, kadın sürrealist sanatçıların eserlerine ev sahipliği ediyor. Mexico City’deki Modern Sanat Müzesi’nin ortaklığıyla açılan sergi, Frida Kahlo ve Louise Bourgeois gibi dünyaca tanınmış sanatçıların yanı sıra, sürrealist hareket içinde görece arka planda kalmış 50 kadın sanatçının eserlerine yer veriyor.

Sergide yer alan sanatçıların çoğu, yüzyıl ortalarında Avrupa’yı saran faşizm tehlikesinden uzaklaşmak için –o dönemdeki pek çok sanatçının yaptığı gibi– Meksika ve ABD’yi mesken tutmuş kadınlar. 1930’ların sonunda burayı ziyaret eden André Breton’un deyişiyle Meksika, “sürrealizmin, havasına suyuna sinmiş” olduğu bir yer; nitekim burayı “sarsıcı güzelliğin” (convulsive beauty) beşiği diye tarif ediyor.[1] Luis Buñuel de, İspanya İç Savaşı’nı izleyen faşist Franco rejimi yüzünden İspanya’yı terk edip Meksika’ya yerleşiyor. Frida Kahlo ve Diego Rivera, zaten doğma büyüme buralılar.

İspanya doğumlu anarşist ressam Remedios Varo, İç Savaş sırasında önce Paris’e kaçıyor, burada bir dönem şair Benjamin Peret’yle yaşadıktan sonra, Nazi işgali üzerine Meksika’ya yerleşiyor. İngiliz asıllı Leonora Carrington, Paris’te tanıştığı sevgilisi Max Ernst’ün Gestapo tarafından tutuklanması üzerine geçirdiği sinir nöbetlerinin ardından akıl hastanesine kapatılınca Meksika’ya kaçıyor. Macar asıllı fotoğrafçı Kati Horna, Madrid’de, anarşist dergiler için İspanyol İç Savaşı’nı belgelediği fotoğraflar çektikten sonra, faşist rejimin kurulması üzerine Meksika’ya yerleşiyor ve burada Varo ve Carrington’la dostluk kuruyor.[2] Kısacası, hem kültürü ve tarihi, hem de coğrafyasıyla “sarsıcı güzelliği” esinleyen Meksika, sürrealist sanatçılara Avrupa’nın yabancılaşmış medeniyetinden ve faşizminden kurtulacakları bir sığınak sunuyor.

 

  

Remedios Varo                                                  Remedios Varo, Kuşların Yaratımı, 1957

 

   

Kati Horna, foto.: Robert Capa                Horna, İspanya İç Savaşı                  Horna, Katedral Merdiveni

 

“Harikalar Diyarında” sergisinde yer alan bazı kadın sanatçılar, sürrealist harekete öncülük eden erkeklerle yakınlık kuruyor, kimi zaman onların sevgilisi, kimi zaman da modeli ve ilham kaynakları oluyorlar, ama hareket içindeki erkeklerin kazandığı itibara ve görünürlüğe sahip olamıyorlar. Örneğin, fotoğrafçı Lee Miller, 1929’da kendisinden ders almak istediği için Man Ray’in Paris’teki atölyesine gidiyor. Kısa bir süre sonra Ray’in hem modeli, hem “esin perisi”, hem asistanı, hem de sevgilisi oluyor. Bu dönemde Man Ray’in moda dergileri için aldığı birtakım fotoğraf siparişlerini de aslında Miller çekiyor. 1930’ların sonlarında Mısır’da çektiği fotoğraflarda sürrealizmin derin etkisi var. Ama hayatı boyunca tek bir kişisel sergi açabiliyor.

Ressam ve romancı Leonora Carrington, 1920’lerde Londra’da gördüğü bir sergiden sonra sürrealizme kapılıyor, 1930’ların sonunda Max Ernst’e âşık olup sürrealist çevreye giriyor, fakat bu çevre içinde, 1947’de New York’ta eserlerinin sergilenmesini sağlayan şair Edward James haricinde pek destek görmüyor. Keza Dorothea Tanning, 1940’larda New York’ta Marcel Duchamp ve Yves Tanguy gibi sürgün sürrealistlerle yakın arkadaşlık kuruyor, Max Ernst’le evleniyor; ama 1974’te Paris’te açılan retrospektifine kadar gölgede kalıyor.

 

          

Lee Miller, foto.: Man Ray                                      Lee Miller, Portraits Of Space, Mısır 1937   


                                   Leonora Carrington ve Max Ernst                   Leonora Carrington, foto.: Kati Horna, 1956

 

İspanya’dayken tanıştığı meşhur şair Benjamin Peret’yle evli olan Remedios Varo, Peret’nin gölgesinden kurtulamıyor, sürrealist çevrenin mensubu olmasına rağmen eserleri nadiren sergileniyor; 1940’ların sonunda Meksika’ya, Frida Kahlo ile Diego Rivera’nın yanına gidene kadar, sanatına odaklanmasını sağlayacak desteği bulamıyor. Bugün sanat tarihinde hak ettiği yeri bulmuş olan Louise Bourgeois bile, 1940 ve 1950’lerde tek tük sergilerin haricinde, 1982’de, 70 yaşına geldiğinde nihayet MoMA’da düzenlenen retrospektifine kadar pek de parlamıyor. Tabii bunda, yüzyıl ortasında Clement Greenberg’in teşvikiyle New York çağdaş sanat dünyasına Jackson Pollock, Mark Rothko ve Willem de Kooning’in egemen olmasının büyük payı var.  

Sergi aynı zamanda, bu yılın başında, 101 yaşındayken kaybettiğimiz Dorothea Tanning’i anmak için bir vesile sunuyor. Tanning de çağdaş sanat tarihinin geç keşfettiği isimlerden, ilk kişisel sergisi 1974’te, 60’lı yaşlarını geçtiğinde Paris’te açılıyor; ilk romanı 94 yaşındayken yayınlanıyor. Tanning, ressamlığının, heykeltıraşlığının ve yazarlığının yanında, 1940’larda dönemin meşhur koreografı George Balanchine için sahne ve kostüm tasarımları yapıyor. Son yıllarında kendisiyle yapılan bir söyleşide sürrealizm etiketinin “bir dövme gibi” üzerine yapışmış olmasından memnun olmadığını itiraf ediyor.[3] Aslında kendisini kategorileştirme yönündeki her türlü girişime karşı: Başta Annelik (1946) adlı resmi olmak üzere eserlerini baş tacı eden feministlere, kadın hareketinin “biyolojik zaaflarımızı takıntı haline getirdiğini” söyleyerek karşılık veriyor.[4] O da tıpkı Claude Cahun gibi, “kadın sanatçı” tanımlamasını bile reddediyor. Pek çok eleştirmen tarafından feminist sanatın önde gelen temsilcisi diye nitelenen Louise Bourgeois da, Tanning kadar sert olmasa da, bu tanımı sahiplenmiyor. Nitekim sanat tarihçisi Linda Nochlin, “belirli bir konu alanının seçilmesi, veya belirli konulara yoğunlaşmak, bir stile, hele hele kadınca bir stile işaret etmek zorunda değildir,” diyerek, feminizmin kendine mal ettiği bu sanatçıların feminizme mesafeli tutumlarını açıklıyor.[5]  

 

   Dorothea Tanning, foto.: Man Ray      Annelik tuvali, foto.: Lee Miller           Tanning, Doğum Günü, 1942

 

“Harikalar Diyarında” sergisinde yer alan kadınlar, Frida Kahlo’yu saymazsak, ya çok geç yaşlarında, ya da ölümlerinden uzun yıllar sonra sanat dünyası tarafından fark ediliyorlar, kimi sürrealizmin tarihinde küçük bir dipnot olarak kalıyor. Sanki Londra’da, Madrid’de, Paris’te, New York’ta, Meksika’da esin kaynaklarının izini sürmek, sürrealist hareketin içinde yer alarak o havayı solumak, kahvelerde ve dost meclislerinde biraraya geldikleri arkadaşlarını zekâları, cazibeleri, cesaretleri ve yaratıcılıklarıyla büyülemiş olmak, eserlerini üretmek ve paylaşmak onlara yetmiş – daha geniş kesimlerce onaylanmanın yollarını aramadıkları gibi, gölgede kalmış olma ihtimalleri de akıllarına düşmemiş. Claude Cahun gibi, “sudaki izin, gözbebeğindeki serabın”[6] – yani kendilerinin peşine düşmüşler. 

     

                         



[2] “Surreal Friends” sergisinden, http://www.scva.ac.uk/uploads/Kati-Horna.pdf

[5] Aktaran Cyndi Conn, “Louise Bourgeois: Delicate Strength”; 

http://launchprojects.com/IMAGES/Cyndi%20Conn%20Louise%20Bourgeois.pdf

[6] “Sudaki İz, Gözbebeğindeki Serap: Avangardın Kayıp Sanatçısı Claude Cahun’u Yeniden Keşfetmek”; http://www.e-skop.com/skopbulten/sudaki-iz-gozbebegindeki-serap-avangardin-kayip-sanatcisi-claude-cahunu-yeniden-kesfetmek/556

 

sürrealizm yaşıyor