Henri Cartier-Bresson’un Bir Komünist ve Sürrealist Olarak Portresi

24/3/2014 / skopbülten

Pompidou Merkezi’nde “Henri Cartier-Bresson” adıyla açılan serginin alt-başlığı şöyle olabilirdi pekâlâ: “Henri Cartier-Bresson Hakkında Bildiğiniz Hemen Her Şeyi Gözden Geçirin”. Serginin küratörü Clement Cheroux, artık herhangi bir Cartier-Bresson sergisinin cevap vermesi beklenen soruyla doğrudan yüzleşmiş: fotoğraf mecrasını bilfiil tanımlamış bir sanatçının hayatına ve eserlerine nasıl yeni bir ışık tutulabilir ki, onun dehasını yücelten yeni bir sergi gereksiz görünmesin?

Cheroux, akıllıca bir hamleyle, Cartier-Bresson’un hayatını kronolojik bir çerçevede ele almayı seçmiş; yaklaşık 500 imaj üzerinden, Bresson’un sanatsal gelişiminin evrelerini gösterirken, bir yandan da efsanenin arkasındaki gerçek hayata dair şaşırtıcı kareler sunmuş. Sergide, aile albümleri, sanatçıyı gençlik ve yaşlılık günlerinde gösteren portreler, ilk resimleri, son dönemde yaptığı çizimler, hatta sürrealizmden izler taşıyan etkileyici kolajlar yer alıyor.

Son derece sade bir şekilde, “Henri Cartier-Bresson” adı verilmiş olan sergi, benzersiz bir görme biçiminin derinlerine inmemizi sağlayan uçsuz bucaksız bir yolculuğa denk düşüyor;  kimi zaman dolambaçlı yollara saptırsa da, hep güzel yerlere çıkarıyor bizi, ve sanatçının hayatında genellikle göz ardı edilmiş iki mihenk taşının önemini vurguluyor: sürrealizm ve radikal politika. Sürrealizm konusunda vaktiyle şöyle demişti Cartier-Bresson: "Sürrealizmin üzerimde derin bir etkisi oldu ve hayatım boyunca ona ihanet etmemek için elimden geleni yaptım." Bu anlamda, sanatçının en iyi bilinen bazı fotoğraflarına bile başka bir gözle bakmak mümkün.

 

 

Küba, 1963.

 

 Meksika

 

Serginin ilk bölümü “İlk İşaretler” başlığını taşıyor. Bresson’un ilk hareket noktasını –belli belirsiz empresyonist sokak manzaraları, Ev Sahibem ve Kocası başlıklı güçlü bir portre (1928)– ve sonradan seçtiği yolu anahatlarıyla gösteren örnekler yer alıyor bu bölümde: Floransa’da bir sokakta yuvarlak masaların ortasında eğilmiş bir figürü gösteren fotoğraf, sonraları aşina olacağımız Cartier-Bresson tarzı sessiz gözlemciliğin ilk ipuçlarını taşıyor.

Meksika’da, André Breton’un “güzellik ya sarsıcı olacak, ya hiç olmayacak” şiarının etkisiyle çektiği fotoğraflar daha merak uyandırıcı: uzuvları birbirine karışmış gibi görünen bir çift; rüzgârla havalanan ceketi kanatları andıran bir kadının deniz kenarında çekilmiş fotoğrafı; bir çamaşır ipinde kayıtsızca kurumakta olan, neredeyse şeffaf bir hırka…

 

 

 

                                                Sevilla, 1933

1930’larda Meksika sokaklarındaki yoksulluğu fotoğraflayan Cartier-Bresson, Paris ve Madrid’de de benzer fotoğraflar çekti. Belgesel çalışmalarına artık toplumsal bir bilinç de eşlik ediyordu, ama bu hiçbir zaman keskin görme biçimini bozmadı.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu Cartier-Bresson için belirleyici bir dönem oldu, insanların kolektif hayatına damgasını vuran rahatlama, yorgunluk ve öfke duyguları karışımını yakaladığı fotoğrafları hâlâ son derece etkileyici. Bu noktadan itibaren tekrarlanan motifleri de fark etmeye başlıyorsunuz: göğe bakan, parklarda oturan veya çocuklar gibi oynayan insanlar. Bresson’un hep yatar vaziyetteki figürlere yöneldiği görülüyor: İspanya’da uyuyan dilenciler, veya Avrupa kentlerinin enkazı arasında çökmüş, bitap düşmüş insanlar.

Ustalıkla gözlemlenmiş tüm bu insanlık dramının arasında, Paris’teki Nazi subaylarının ofislerinin görüntülendiği iç mekân fotoğraflarının Cartier-Bresson’un elinden çıkmış olduğunu tahmin etmek neredeyse imkânsız: yarı karanlıkta kalmış bir sıra valiz; Hitler’in portresinin bulunduğu metruk bir oda. “Geri Dönüş” başlığını taşıyan başka bir seride, Dessau’dan çıkarılırken dezenfekte edilen insanlar görülüyor. Dessau’ya ait dokuz fotoğraftan oluşan bir diğer grupta, toplama kampında tutulan eski mahkûmlar tarafından ifşa edilen ve saldırıya uğrayan Nazi işbirlikçisi kadının sorguya çekilişi görülüyor.

Çalkantılarla geçen onyılın vakayinamesini tuttuktan sonra, Cartier-Bresson’un Magnum dönemi başladı, ve bu dönemde sokak fotoğrafçılığı ile yine kendi benzersiz imzasını taşıyan portrelerini birleştirdi. Sergiye bu dönemin daha iyi bilinen örnekleri dahil edilmiş: Matisse evinde, evcil kuşlarıyla birlikte desen çizerken; iki yanında iki uzun heykel figürüyle, atölyesinde Giacometti; Paris’te Pont des Arts’da gamlı baykuş gibi düşüncelere dalmış bir Sartre.

 

 

 

 

 

Bresson’un, hareketin ve gürültünün ortasındaki mahremiyet anlarını yakalamakta üstüne yoktu. Eserleriyle ilgili çok sık alıntılanan sözlerinden birinde, yaklaşımını kendine özgü şiirsel ifadelerle şöyle tarif ediyordu: "Bir fotoğraf çektiğinizde, yan kesicilik ile ip cambazlığı arasında bir yerdesinizdir.”

 

Paris’te Altı Gün serisinden, 1957.

 

Tüm fotoğraflar: Henri Cartier-Bresson/Magnum Photos/Fondation Henri Cartier-Bresson

Sean O’Hagan’ın Guardian gazetesinde yayınlanan Comrade Cartier-Bresson başlıklı yazısından kısaltıldı.

 

“Henri Cartier-Bresson”, Centre Pompidou, 12 Şubat-9 Haziran 2014

Basın Bülteninden:

“Resim yapmak beni hep heyecanlandırıyordu,” diye yazar Cartier-Bresson. “Çocukken perşembe ve pazar günleri resim yapar, diğer günlerde de resim yapma hayali kurardım.” Cartier-Bresson resim yapmaya çok küçük yaşlarda başladı. Mektuplarını küçük desenlerle süsler, defterlerini eskizlerle doldururdu. 1920’lerin ortalarından itibaren Jacques-Émile Blanche ve Jean Cottenet’yle düzenli olarak resim çalıştı, daha sonra André Lhote’un akademisine girdi. Günümüze kalan en erken tarihli resimleri 1924 yılına ait ve bunlarda Paul Cézanne’ın etkisi görülüyor. 1920’lerin sonlarında Cartier-Bresson sürrealistlerle vakit geçirmeye başladı ve arkadaşı Max Ernst’ün stilini hatırlatan kolajlar yaptı.

Cartier-Bresson, Jacques-Émile vasıtasıyla tanıştığı René Crevel sayesinde, 1926’da sürrealistlerle yakınlık kurdu. André Breton’un kafelerde düzenlediği toplantılara, kendi deyişiyle “konuşamayacak kadar utangaç ve genç” olduğu için “masanın bir ucunda” oturarak katıldı.

Bu yakın ilişki, onun sürrealist dünyaya özgü birtakım motifleri benimsemesini sağladı: katlanmış nesneler, deforme olmuş bedenler, gözleri kapalı vaziyette hülyaya dalmış insanlar vs. gibi. Fakat sürrealizmin onun üzerindeki asıl etkisi, sürrealist tavırdı: bozguncu ruh, oyun düşkünlüğü, bilinçaltına verilen önem, sokaklarda avare gezinme zevki, ve tesadüfleri sevme yatkınlığı. Cartier-Bresson, Breton’un “sarsıcı güzellik” ilkelerinden bilhassa etkilenecek ve 1930’larda bu ilkeleri hayata geçirmeye devam edecekti.

Cartier-Bresson, diğer sürrealist arkadaşları gibi, komünist bir politik tutum benimsemişti. Paris’te aşırı sağ grupların Şubat 1924’te düzenledikleri şiddetli gösterilerden sonra –bu gösteriler Avrupa’da yükselişe geçen faşizmin Fransa topraklarına kadar uzandığının alameti olarak yorumlanıyordu– Cartier-Bresson da tavrını keskinleştirdi. 1934-1935’te çıktığı Meksika ve ABD seyahatlerinde görüştüğü insanların büyük kısmı devrimci mücadelenin faal  isimleriydi. 1936’da Paris’e döndükten sonra Devrimci Yazarlar ve Sanatçılar Birliği’nin faaliyetlerine katıldı, komünist dergi ve gazetelerde çalıştı. [EG]

 

Centre Pompidou Basın Bülteni PDF

 

 

Sürrealizm