Hasta Gezegen

Aşağıdaki metin, Guy Debord’un 1971’de Internationale Situationniste dergisi için yazdığı, ama grup dağılıp dergi yayınlanmadığı için ancak 2004’te Gallimard tarafından yayınlanmış olan “La Planète Malade” başlıklı yazısının çevirisidir. Kaynak: A Sick Planet, çev. Donald Nicholson-Smith (Seagull Books, 2008). 

 


 

Bugün “çevre kirliliği” moda, aynen devrimin moda oluşundaki gibi: Toplumun tamamını etkisi altına alıyor ve gösteride yanıltıcı biçimde temsil ediliyor. Hatalarla dolu, anlamayı engelleyen bir dolu yazı ve konuşmadaki sıkıcı bir gevezelikten ibaret, buna rağmen herkesi yakalıyor. Bir ideoloji olduğunu her yerde belli ediyor ama gerçek bir süreçmiş gibi kabul görüyor. Aynı ölçüde iç çelişkilerle malul iki antagonist hareket –meta üretiminin en yüksek aşamasına varışı ve topyekûn yadsınması projesi– birlikte gelişiyor. Bunlar, uzun zamandır beklenen –ve çoğunlukla eksik kısmi verilerde öngörülen– aynı tarihî dönemecin kendini gösterdiği iki cephe: kapitalizmin işlemeye devam etmesinin imkânsızlığının.

Yeryüzünün tamamında hayat koşullarını tam anlamıyla değiştirecek tüm teknik araçlara sahip olunan bir çağ, aynı müstakil teknik ve bilimsel gelişmeler sayesinde, sınıflı toplumun yabancılaşmış üretici güçlerindeki otomatik büyümenin bizi tam nereye (ve tam hangi tarihte) götüreceğini matematiksel bir kesinlikle tespit edip öngörmeye –yani, kelimenin en sıradan ve genel anlamıyla hayatta kalma koşullarındaki hızlı kötüleşmeyi ölçmeye– kadir bir çağ aynı zamanda.

Ahmak laf ebeleri, tüm bunlara yönelik estetik eleştiriye bitmek bilmez gevezelikleriyle cevap yetiştiredursun; otobanların veya Sarcelles gibi yerlerdeki sosyal konutların kendilerine has bir güzelliği –her halükârda eski “güzel” mahallelerin rahatsızlıklarına tercih edilecek bir güzellikleri– olduğunu öne sürmekle pek açık kafalı, modern ve çağlarıyla uyumlu olduklarını zannededursun; ya da ‘gerçek’ yemekleri özlemle yâd edenlere karşı, tüm ciddiyetleriyle, nüfusun tamamının eskisine göre çok daha iyi beslendiğini söyleyedursun, doğal ve insan yapımı çevrenin bütünündeki bozulma, estetik veya başka türden bir eski niteliğin kaybı sorunu olmaktan çoktan çıkmıştır: Mesele artık, böyle bir gidişata devam eden bir dünyanın kendi maddi varoluşunu koruyup koruyamayacağı meselesi olmuştur. Gerçek şu ki, dünyanın bu gidişatla var olmaya devam etmesinin imkânsızlığı, müstakil bilimsel bilginin tamamında pekâlâ gösterilmiştir ama bilim bu bağlamda, ne kadar süremiz kaldığından ve hafifletici tedbirlerin –onlar da kararlılıkla uygulanırsa– felaketi bir süre daha erteleme ihtimalinden başka hiçbir şeyi tartışmıyor. Böyle bir bilim, onu üreten –ve ona var gücüyle sarılan– dünyayla el ele verip yıkıma yürümekten başka bir şey yapamaz, ama bunu göz göre göre yapmak mecburiyetindedir. Böylece bilim, tatbik edilmeyen bilginin işe yaramazlığını karikatür düzeyinde gözler önüne serer.

 

Paris yakınlarındaki Sarcelles banliyösü, 1960’lar. Fotoğraf: Jacques Windenberger.[1]

 

Sarcelles banliyösünde barınma hakkı talepleriyle yapılan bir gösteri, 1960’lar. Fotoğraf: Jacques Windenberger.[2]

 

Atmosferdeki kimyasal kirlenmenin hızlı artışı dört dörtlük isabetlilikle ölçülebilmekte, geleceğe dönük tahminlere konu olabilmektedir; keza nehirlerdeki ve –şimdiden– okyanuslardaki kirlilik; barışçıl amaçlarla geliştirilen nükleer enerjinin yol açtığı radyoaktif atık birikimindeki geri dönüşsüz artış; gürültünün olumsuz etkileri; uzayın, onu uçsuz bucaksız bir çöplüğe çevirecek plastiklerle istila edilmesi; tamamen çığırından çıkan doğum oranları; gıda maddelerindeki inanılmaz bozulma; eskinin kasaba veya kırsal bölgelerini yutarak yayılan kentleşme vebası; keza, ürkütücü görüntülerine her yerde rastlanan çevre kirliliğine bağlı olarak artmaya mahkûm olan nevrotik korkular ve sanrılar da dahil, ruh hastalıklarının yayılması; ve böyle bir çevrenin inşasına tam olarak tekabül eden intihar oranlarındaki artış (araçları halihazırda el altında olan ve yok edilmeleri pekâlâ mümkünken Demokles’in kılıcı gibi başımızın üstünde sallandırılan nükleer veya bakteriyolojik harbin etkilerinden söz etmiyoruz bile).

Kısacası, “1000 Yılının Felaketleri”nin ölçeği, hatta gerçekliği, tarihçiler arasında hâlâ tartışma konusuysa da, 2000 Yılının Felaketi, aşikâr olduğu kadar sağlam bir temele de dayanmaktadır – hatta artık bilimsel bir kesinliktir. Ancak yaşananların esasen yeni olduğu kesinlikle söylenemez; bilakis, çoktandır devam eden bir sürecin kaçınılmaz sonucudur. Her zamankinden çok daha hasta, ama çok daha güçlü bir toplum, her yerde somut olarak dünyayı kendi hastalığının çevresi ve dekoru olarak yeniden yaratmıştır: yani hasta bir gezegen yaratmıştır. Hâlâ homojenliğe ulaşamamış, ve kendi kendini belirlemek yerine, toplumun üstünde ve dışında konumlanan bir kesim tarafından giderek daha fazla belirlenen bir toplum, kendi üzerinde egemenliğini tesis edememişken doğaya egemen olan bir hareket geliştirdi. Kapitalizm nihayet, bizzat kendi dinamikleri vasıtasıyla, üretici güçleri daha fazla geliştiremeyeceğini ve dayandığı sınırın, birçoklarının düşündüğü gibi niceliksel değil, niteliksel bir sınır olduğunu gösterdi.

Bu arada, burjuva düşüncesi nezdinde metodolojik açıdan geçerli, ölçülebilir ve etkili olan tek şey niceliktir; nitelikse ancak fiilî ağırlığınca tartılan gerçeğin kesinlikten uzak, öznel veya sanatsal süsüdür. Buna karşılık diyalektik düşünce açısından (dolayısıyla tarih ve proletarya açısından) gerçek gelişmenin en belirleyici boyutu niteliktir. İşte sonunda bir yanda bizim, öte yanda kapitalizmin gösterecek olduğumuz şey, budur.

Toplumun efendileri şimdi çevre kirliliğinden söz etmek mecburiyetinde kalıyor – bir yandan onunla savaşmak için (çünkü sonuçta kendileri de bizimle aynı gezegende yaşıyor, ki bu da kapitalizmin gelişmesinin belli bir sınıf kaynaşmasını hayata geçirdiğini söyleyebileceğimiz tek durum), ama aynı zamanda onu gizlemek için: çünkü mevcut illetlerin ve olası tehlikelerin dümdüz gerçekliği, muazzam bir isyan sebebi oluşturmaya; sömürülenleri, 19. yüzyıl proletaryasının beslenme hakkı talebi kadar hayati olan maddi taleplerde bulunmak için ayaklanmaya sevk etmeye yetiyor.

İstisnasız hepsi sınıf sorununu nihai olarak çözmeyi hedefleyen geçmiş reformizmlerin esaslı başarısızlığından sonra, bugün yeni bir reformizmin hatları beliriyor, ki o da selefleriyle aynı ihtiyaçlara cevap vermekte: makineyi yağlayıp, son teknolojilere yatırım yapan şirketlere yeni kâr alanları açmak. Endüstrinin en modern sektörleri, kirliliği hafifletme iddiasındaki çeşitli girişimlere yeni bir pazara girer gibi iştahla atılıyor – devletin tekelleştirdiği sermayenin önemli bir kısmı burada kullanılıp işletileceği için çok daha kârlı hale gelen bir alan bu. Fakat bu yeni reformizmin de eskileriyle tam aynı sebeplerden başarısız olacağı baştan belli olsa da, onlarla arasında ciddi bir fark var: Vakti kalmadı.

Üretimin gelişmesi, şimdiye kadar, özünde politik ekonominin gerçekleştirilmesi olduğunu tamamen kanıtladı: bizzat yaşam ortamını istila edip enkaza çeviren sefaletin geliştirilmesi. Üreticilerin çalışırken kendini öldürdüğü ve emeklerinin ürününü seyretmekten başka hiçbir şey yapamadığı bir toplum, şimdi onlara, yabancılaşmış emeğin aynı ölçüde öldürücü olan genel sonuçlarını tüm şeffaflığıyla görme –ve soluma– imkânı veriyor.

Aşırı gelişmiş ekonomi toplumunda her şey, kaynak suları ve şehirlerin havası bile, ekonomik meta alanına girmiş, yani her şey ekonomik illete, tastamam maddi sonucuna ulaşan “insanın topyekûn yadsınması”na dönüşmüştür. Kapitalist toplumda modern üretici güçler ile, (ister burjuva olsun ister bürokratik) üretim ilişkileri arasındaki çatışma nihai aşamasına varmıştır. Cansızlığın üretimi çizgisel ve birikimsel güzergâhında hızla ilerlemeye devam etmiş, yolu üzerinde nihai bir eşiği aşarak, şimdi dosdoğru ölüm üretmeye başlamıştır.

Dünya çapında emek-metanın hüküm sürdüğü ve patronlarına bütün iktidarı temin ettiği her yerde, gelişmiş ekonominin açıkça beyan edilen son ve temel işlevi istihdam üretimi’dir. Dolayısıyla, bilimsel ve teknolojik yollarla üretimin artırılması sayesinde insan emeğinin azaltılacağını, böylece “gerçeklikleri o güne kadar herkesçe teslim edilen” ihtiyaçların daha kolay karşılanacağını, üstelik bu amaçla üretilen ürünlerin niteliğinde “esaslı bir bozulma” da olmayacağını muştulayan bir önceki yüzyılın ilerici fikirlerinden fersah fersah uzağız. Şimdi “geri kalan her şey”, köylünün kalmadığı kırsal alanlarda bile “iş yaratmak” için, yani insan emeğini yabancılaşmış emek olarak, ücretli emek [salariat] olarak kullanmak için yapılıyor; böylece insan türünün yaşamının –halihazırda bir Kennedy veya bir Brejnev’in fikirlerinden bile zayıf olan– temelleri, ahmakça tehlikeye atılıyor.

Kadim okyanus kirliliği umursamaz, ama tarih öyle değildir. Tarih ancak meta-emeğin ilgasıyla kurtarılabilir. Tarih bilincinin kendi dünyasına egemen olma zarureti hiç bu kadar acil olmamıştır, zira kapısına dayanmış düşman artık bir yanılsama değil, kendi ölümüdür.

Toplumun sefil efendileri –ki görüldüğü üzere içler acısı akıbetleri, geçmişin en radikal ütopyacılarının zehir zemberek lanetlemelerinden bile beterdir– çevrenin artık tamamen toplumsal bir mesele olduğunu kabul etmek zorunda kaldıkları zaman; tarlalardaki otlardan içtiğimiz suya kadar, avuç avuç uyku hapı almadan uyuyabilmekten, alerji olmadan çamaşır yıkayabilmeye kadar her şeyin dosdoğru siyasetin konusu olduğunu mecburen kabul ettikleri zaman, anlarız ki, eski uzmanlaşmış siyaset sisteminin iflasını itiraf etmelerinin vakti de gelmiştir.

Uzmanlaşmış siyaset, iradeciliğinin en üst suretinde, yani sosyalist denen rejimlerin totaliter  bürokrasilerinde iflas etmiştir, zira iktidardaki bürokratlar kapitalist ekonominin bir önceki aşamasını bile yönetmeye kadir olamamışlardır. Bu rejimler çevreyi çok daha az kirletiyorsa (ki ABD tek başına dünya çapındaki kirliliğin yüzde 50'sini üretiyor), bunun tek sebebi çok daha fakir olmalarıdır. Örneğin Çin’de olduğu gibi, zaten yetersiz olan bütçelerinin orantısız bir kısmını, fakir ülkeler arasındaki saygınlıklarını koruyacak kirli endüstrilere tahsis ederler ki o da anca, termonükleer savaş teknolojilerine, daha doğrusu tehditkâr bir termonükleer savaş gösterisine yönelik birkaç yeniden keşif ve iyileştirmeye yeter. Bunca terörizmin payanda olduğu bunca maddi manevi fukaralık, iktidardaki bürokrasilerin ölüm fermanı olur. En modern burjuva iktidarlarının laneti ise, basbayağı zehirli bir aşırı zenginliğin tahammülfersa sonuçlarıdır. Kapitalizmin sözde demokratik yönetiminin, hiçbir yerde, seçim zaferleri ve yenilgilerinden başka sunacak bir şeyi yoktur, ki ilelebet yaşayabileceğini sanan sınıflı bir toplum karşısında seçimlerin yarattığı değişim, her seferinde gördüğümüz gibi, toplamda bir hiç, ayrıntılarda hiçe yakındır. Bizzat yönetim sistemi krize girip, ikincil ama acil sorunların çözümünde, yabancılaşmış ve ahmaklaşmış seçmenlerden belli belirsiz bir yön tayini ister gibi yaptığında bile seçimler hiçbir şeyi değiştirmemektedir (ABD, İtalya, Büyük Britanya veya Fransa’da olduğu gibi). Uzman gözlemcilerin hepsinin, açıklama zahmetine girişmeden dikkat çektiği üzere, seçmenler “kanaatleri”ni neredeyse hiçbir zaman değiştirmezler; bunun sebebi tam da seçmen olmalarıdır: amacı tam da onun kendisi olmasını ve değişmesini engellemek olan soyut bir role kısa bir süreliğine bürünen kişi. (Bu mekanizma, hem açıklığa kavuşturulmuş siyasal analizlerde hem de devrimci psikanalizin açıklamalarında yüzlerce defa gösterilmiştir). Etrafındaki dünya görülmemiş bir hızla değiştiğinde bile seçmen değişmez, hatta seçmen olarak kaldığı sürece dünyanın sonuna yaklaşılsa yine değişmez. Her temsilî sistem özünde muhafazakârdır, buna karşılık kapitalist toplumun varlık koşulları hiçbir zaman muhafaza edilemez: Bu koşullar mütemadiyen ve giderek daha da hızla değişir ama karar her zaman –ki nihayetinde daima meta üretimini serbest bırakan bir karardır– uzman reklamcılara dönüşmüş politikacılara bırakılır – ister tek başlarına seçime girsinler, isterse kendileriyle tıpatıp aynı şeyi yapacak (ve bunu bağıra bağıra dile getiren) rakiplerine karşı. Gelgelelim “hür” dünyada özgürce Gaullistlere veya FKP’ye oy veren biri, tıpkı “cebir ve zor yoluyla” bir Gomulka’ya[3] oy veren biri gibi, seçimden bir hafta sonra bir fiilî greve veya ayaklanmaya[4] katılarak gerçekte kim olduğunu göstermeye kadirdir.

“Çevre kirliliğiyle mücadele” denen şey, devlet ve düzenleme cephesinde her şeyden önce yeni uzmanlıklar, yeni bakanlıklar, yeni işler ve bürokrasi kademelerinde terfiler yaratacaktır. Etkinliği de tamamen bu araçlarla ölçülecektir. Gerçek bir mücadele olması, ancak mevcut üretim sisteminin baştan aşağı dönüştürülmesiyle mümkündür. Sebatla yürütülmesi ise, bu konudaki kararlar ancak bizzat üreticiler tarafından, demokratik yollarla ve olgulara ilişkin eksiksiz bilgiyle alındığında ve her aşamasında bizzat üreticiler tarafından denetlenip icra edildiğinde mümkün olabilir (sözgelimi, gemiler gerçek bir denizciler sovyetinin idaresine girmedikçe kaçınılmaz olarak denize petrol boşaltacaktır). Tüm bunları karara bağlamak ve hayata geçirmek için işçiler olgunlaşmalı, iktidarı ele geçirmelidir.

19. yüzyılın bilimsel iyimserliği üç temel konuda boşa çıktı. Birincisi, devrimin kesin olduğu ve gerçekleştiğinde mevcut tüm çatışmaları ahenk içinde çözeceği iddiasıydı (bu, sol-Hegelci ve Marksist yanılsamaydı; burjuva entelijansiyası arasında en az hissedilen, ama en bereketli, nihayetinde en az aldatıcı yanılsamaydı). İkincisi, evrenin, hatta düpedüz maddenin ahenkli olduğu görüşüydü. Üçüncüsü, üretici güçlerin doğrusal gelişimine atfedilen aşırı olumluluktu. İlk konuyla yüzleşebilirsek, üçüncüsünü de çözmüşüz demektir; bu da bize, uzun zaman sonra bile olsa, ikincisini meselemiz haline getirme imkânı verecektir. Belirtileri değil, hastalığı tedavi etmeliyiz. Bugün korku her yerde; ondan kurtulmanın tek yolu, kendi gücümüze güvenmek, var olan tüm yabancılaşmaları ve bizden zorla koparılmış tüm iktidar suretlerini yok etmeye kadir olduğumuza inanmak. Kendimiz dışında her şeyi, dünyanın tamamına sahip olan ve onu durmaksızın yeniden inşa eden işçi konseylerinin yegâne iktidarına, başka deyişle gerçek bir rasyonaliteye, yeni bir meşruiyete teslim etmek.

“Doğal” ve “yapılı” çevre, doğum oranları, biyoloji, üretim, “delilik” konularına gelince, bunların hiçbirinde seçenekler, mutluluk veya bedbahtlıktan ibaret olmayacak; seçim her adımda, bilinçle, mutluluk veya felaket getiren, ama nispeten düzeltilebilir olan binlerce ihtimal ile, öte tarafta hiçlik arasında yapılacak. Yakın geleceğin korkunç seçimlerinde ise tek bir seçenek var: ya topyekûn demokrasi, ya topyekûn bürokrasi. Topyekûn demokrasiye şüpheyle bakanların, ona kendini iş başında kanıtlama fırsatı vererek, gerçekleşme ihtimalini kendi paylarına sınamaları gerek; aksi halde kendi mezartaşlarını almaktan başka seçenekleri kalmayacak, zira “otoriteyi iş başında gördük ve yaptıkları onu tam anlamıyla mahkûm ediyor” (Joseph Déjacque).

“Ya devrim ya ölüm”, artık isyankâr bir bilincin lirik dışavurumu değil, yüzyılımızın bilimsel düşüncesinin son sözü. Bu, insan türünü bekleyen tehlikeler kadar, bireylerin toplumsal aidiyet aczi için de geçerli. İntihar oranlarının sürekli arttığı bu toplumda, uzmanların istemeye istemeye kabul ettikleri üzere, Mayıs 1968 sırasında neredeyse tek bir intihar görülmedi. 68 baharı aynı zamanda, özel bir çaba bile sarf etmeden, pırıl pırıl bir gökyüzü  getirdi, zira birkaç araba yakılmışken geri kalanlar da havayı kirletecek benzini bulamamıştı. Yağmur yağıyorsa, Paris’in üstünde hain bulutlar varsa, bilin ki devletin suçudur. Yabancılaşmış endüstriyel üretim yağmur yağdırır. Devrim havayı güzelleştirir.

 



[1] Daha fazla bilgi için bkz. Paris Life Forms ; Aging Modernism  – ç.n.

[3] Polonya Birleşik İşçi Partisi lideri – ç.n.

[4] 1970’te, Gomulka’nın parti liderliğini bırakmasıyla sonuçlanan işçi ayaklanmalarından söz ediyor olmalı – ç.n.