Sanatın Politikası: Çağdaş Sanat ve Post-Demokrasiye Geçiş

 

Sanatla politika arasındaki ilişkinin, genellikle sanatın şu ya da bu şekilde politik meselelere değinmesinden ibaret olduğu farz edilir. Ancak, sanatın ne gösterdiğine değil, nasıl yapıldığına bakarak; bir çalışma alanı olarak[1] sanatın politikasını irdelemek çok daha ilginç olabilir.

Post-Fordist spekülasyonun aşırı lüks, ani yükseliş ve düşüş özellikleriyle en fazla iç içe olan sanat dalı kuşkusuz güzel sanatlar oldu. Çağdaş sanat, gözden ırak, fildişi bir kulede korunan, saf, ruhani bir disiplin değil. Bilakis, neoliberal dünyanın tam göbeğinde yer alıyor. Çağdaş sanatın böyle abartıyla pazarlanmasının, düşüşe geçen ekonomileri hareketlendirmek amacıyla kullanılan şok yöntemlerinden bağımsız olduğunu düşünemeyiz. Bu tip abartılı pazarlama anlayışı; saadet zincirleri, kredi bağımlılığı ya da bir zamanların iyimser piyasaları gibi, küresel ekonomilerin duygulanımsal boyutunu somutlaştırır.  Çağdaş sanat, belirli bir ürünü olmayan bir marka ismi gibidir, hemen hemen her şeye yapıştırılabilecek bir etikettir: Aşırı makyajla kusurlarını kapatmaya muhtaç bölgelerin, artık bir nevi buyruğa dönüşmüş “yaratıcılığı” yücelten hızlı bir güzelleştirme operasyonundan geçirilmesi; ya da kumarbazların heyecanlı bekleyişiyle, üst sınıf yatılı okul öğrencilerinin ağırbaşlı zevklerinin biraraya getirilmesidir. Baş döndürücü kuralsızlıklar yüzünden kafası karışmış ve çökmüş bir dünya için, imtiyazlı bir oyun alanıdır. Çağdaş sanat, “Kapitalizm nasıl daha güzel gösterilebilir?” sorusunun yanıtıdır.

Ancak çağdaş sanat yalnızca güzellikle ilgili değildir. İşlevle de ilgilidir. Peki, kapitalizm faciasında sanatın işlevi nedir? Çağdaş sanat, yukarıdan sınıf savaşı yoluyla servetin çok yaygın ve geniş çaplı bir biçimde yoksuldan zengine yeniden dağıtıldığı sürecin [2] kırıntılarıyla beslenir. İlkel sermaye birikimine, bir tür kavramsal-sonrası kafa karışıklığı esintisi katmıştır. Bunun yanında, erişim alanını genişleterek merkezlerin dışına taşımıştır: Artık önemli sanat merkezleri sadece Batı’nın büyük kentlerine kurulmuyor. Günümüzde yapı-sökümcü çağdaş sanat müzeleri, dört başı mamur her otokraside mantar gibi bitiyor. İnsan haklarının çiğnendiği bir ülke mi var? Dikiverin hemen bir Gehry müzesi!

Küresel Guggenheim markası, birtakım post-demokratik oligarşiler için bir tür kültürel rafineri vazifesi görüyor. Nüfus fazlasına seviye atlatmayı ve onu yeniden eğitmeyi görev edinmiş sayısız uluslararası bienal de öyle.[3] Böylece sanat, vahşi ekonomileri genellikle içeriden baskı, yukarıdan sınıf savaşı, şok ve korku politikalarıyla beslenen, yeni, çok kutuplu bir jeopolitik güç dağılımının gelişmesine bizzat katkıda bulunuyor.

Dolayısıyla çağdaş sanat, Soğuk Savaş sonrası yeni dünya düzenine geçişi yalnızca yansıtmakla kalmıyor, ona etkin bir biçimde aracılık ediyor. Herhangi bir cep telefonu firmasının bayrağını diktiği her yerde, çağdaş sanat, dengesiz gelişen semiyo-kapitalizmin başrol oyuncularından biri konumunda. Çift çekirdekli işlemcilere ham madde sağlamak için madenciliğe bulaşıyor. Çevreyi kirletiyor; mutenalaştırıyor; gasp ediyor. Önce baştan çıkarıp kullanıyor, sonra arkasında kırık kalpler bırakarak ansızın kayıplara karışıyor. Çağdaş sanat, Moğol çöllerinden, yüksek Peru ovalarına kadar her yerde. Ve sonunda bir gün, üstü başı kana ve pisliğe bulanmış halde Gagosian’a tıkıldığında, ardı arkası kesilmeyen coşkulu alkışlarla karşılanıyor.

 

 

Frank Gehry marka alyans.

 

Peki çağdaş sanat neden ve kimin için bu derece çekici? İşte bir tahmin: Sanat üretimi, Soğuk Savaş sonrası dönemde en baskın politik paradigma olmaya hazır görünen hiperkapitalizmin post-demokratik yapılarının birebir yansımasıdır. Çağdaş sanat, diktatörlüğe özenen her oligarkın aynaya baktığında görmek isteyeceği şeyi yansıtır: yaratıcılığın ve dehanın kılavuzluğunda, öngörülemez, hesap sorulamaz, şaşaalı, değişken, bir ânı diğerine uymayan bir görünüme sahiptir. Sanatçının rolü hakkındaki geleneksel görüş, devleti olası –heyhat tehlikeli– bir sanat biçimi olarak gören otokrat özentilerinin çizmek istedikleri imajla tamamen örtüşür. Post-demokratik devlet, sağı solu belli olmayan bu erkek-dâhi-sanatçı tipine fazlasıyla benzer: Anlaşılmazdır, yozlaşmıştır ve hiçbir şey için hesap vermez. Her ikisi de, ancak mahallenizdeki kabadayı tayfası kadar demokratik olabilecek, erkek muhabbetine dayanan ilişkilerle varlığını sürdürür. Hak hukuk mu dediniz? Zevkler ve renkler tartışılmaz desek? Kuvvetler dengesi mi? Çek defterlerini çıkarsak? İyi yönetişim mi? Hayır, kötü küratörlük! Çağdaş oligarklar neden çağdaş sanata bayılıyor görüyor musunuz? İşlerine geliyor da ondan.

İşte bu nedenlerle, özelleştirme, gasp ve spekülasyon sayesinde paraya para demeyen yeni zenginler için, geleneksel sanat üretimi bir rol modeli olabilir. Ancak günümüzde sanat üretimi, aynı zamanda jpeg virtüözlüğü ve kavramsal hilelerle şansını deneyen, ya da giyinip kuşanıp galerilerde çalışarak veya yemeden içmeden içerik sağlayarak bu camiada tutunmaya çalışan birçok yeni yoksul için de bir çalışma sahasıdır. Çünkü sanat, çalışmak da demektir, daha doğrusu vurucu çalışma.[4] Sonuç olarak ortaya çıkan gösteri, “çatlayana kadar çalış” mottolu, post-Fordist taşıma kayışları üzerinde üretilmiştir aslında. Vurucu ya da şok iş, coşkulu, hiperaktif, akıl almaz derecede hızlı ve son derece tavizkâr duygulanımsal emektir.

Vurucu işçi terimi ilk olarak Sovyetler Birliği’nin erken dönemlerinde aşırı çalışanlar için kullanılıyordu. Terim, “çok üretken ve coşkulu çalışma” anlamlarında kullanılan udarny trud deyişinden türetilmişti (Udar, şok, vurucu, çarpıcı demek). Günümüz kültür fabrikalarına uyarlandığında ise, vurucu iş daha çok şokun duyusal boyutuyla ilişkili. Sanatsal vurucu iş, tuval boyamak, kaynak yapmak ya da çamur yoğurmaktan ziyade; onu bunu küçümseyerek, çene çalarak ve poz keserek yapılıyor. Bu hızlandırılmış sanat üretimi biçimi çarpıcı ve gösterişli; etkileyici ve sansasyonel. Kelimenin Stalinist tugay formatına dayanan tarihsel kökeni ise, aşırı üretkenlik paradigmasına ayrı bir boyut katıyor. Vurucu işçiler hisleri, algıları ve seçkinliği, akla gelebilecek her tür ve ebatta, seri üretirler. Doluluk ya da boşluk, yüce ya da saçma sapan, hazır-nesne ya da hazır gerçeklik olsun; vurucu iş, tüketicileri, istediklerinin farkında bile olmadıkları her şeyle donatır.

 

 

Vurucu iş, aşırı yorgunluk ve hızla, son teslim tarihleri ve küratoryal saçmalıklarla, laklak ve gereksiz ayrıntılarla beslenir. Gelişmesini de ivme kazanmış sömürüye borçludur. Ev içi emeği ve bakım işlerini saymazsak; sanat, ücretsiz emeğin en yoğun olduğu endüstridir. Sanat endüstrisi, neredeyse her seviyesinde ve aşağı yukarı her alanında, ücretsiz çalışan stajyerlerin ve kendi kendini sömürtenlerin zamanı ve enerjisi sayesinde ayakta kalıyor. Kültür sektörünün işlemesini sağlayan görünmez karanlık maddenin, bedava çalışma ve almış başını gitmiş sömürüden oluştuğu söylenebilir.

Çağdaş sanat politikasının çatısını, yüzer-gezer vurucu işçilerle, yeni-eski elitler ve oligarşiler oluşturur. İkinci grup post-demokrasiye geçişi yürütürken, ilki bu geçişin imgesini üretir. Peki bu durum aslında tam olarak neye işaret ediyor? Çağdaş sanatın, küresel iktidar örüntülerini dönüştürmedeki rolü dışında hiçbir şeye…

Çağdaş sanatın işgücünü sağlayanların büyük çoğunluğu dur durak bilmeden çalışsa da, yaptıkları iş, geleneksel emek kavramlarından hiçbirine uymuyor. Bu kişiler, sınıf olarak nitelendirilmelerini sağlayacak herhangi bir varoluş biçimi içinde sabitlenmeye ısrarla direniyorlar. Bu topluluğu, çokluk ya da kalabalık diyerek sınıflandırmak işin kolayına kaçmak olurdu. Ancak, hiç romantik olmayan bir yaklaşımla şunu sorabiliriz: Yersiz-yurtsuz ve ideolojik açıdan yüzer-gezer olan bu insanlar, küresel bir lümpen-free lance çalışanlar grubu değil mi: Google Translate vasıtasıyla iletişim kuran bir yedek hayal gücü ordusu değiller mi?

Her an dağılmaya müsait olan bu topluluk, yeni bir sınıf oluşturmak yerine, –Hannah Arendt’in kin dolu tanımıyla– “tüm sınıfların artıkları”ndan meydana geliyor da olabilir. Arendt’in, sömürgeci paralı asker veya işletmeci olarak tutulmaya hazır kent pezevenkleri ve kabadayıları diyerek tanımladığı bu mülksüzleştirilmiş maceracıların, günümüzde sanat dünyası olarak bilinen küresel dolaşım alanının içine sevk edilmiş yaratıcı vurucu işçi tugaylarıyla, az da olsa (ve oldukça çarpıtılmış biçimde) benzeştiği söylenebilir[5]. Günümüz vurucu işçilerinin de kaygan zeminlerde –şok kapitalizminin karanlık facia bölgelerinde–yaşadıklarını kabul edersek, ortaya hiç de romantik olmayan, çatışmalı ve çelişkili bir sanatsal emek tablosu çıkar.

Sanatsal emeğin önünde, direniş ve örgütlenme için hazır bir yol bulunmadığı gerçeğiyle yüzleşmemiz gerek. Fırsatçılık ve rekabet, bu emek biçiminin bir sapması değil, doğal yapısıdır. Sanatsal işgücü, olsa olsa Lady Gaga taklidi yapan viral videolar eşliğinde dans etmek dışında, asla birarada ahenkle hareket etmeyecek. Enternasyonal miadını doldurdu. Artık elimizde küresel var.

Kötü haber ise şu: Politik sanat tüm bu konuları tartışmaktan özenle kaçınıyor.[6] Sanat alanının hakiki yüzünden bahsetmek ya da nasıl korkunç bir şekilde yozlaştığından dem vurmak –şu ya da bu büyük ölçekli bienalin, kentin hangi periferik semtinde yer alacağına karar verilirken dönen rüşvetleri bir düşünün–, politik olduklarını düşünen çoğu sanatçı için bile resmen bir tabu. Politik sanat, dünyanın dört bir yanındaki sözde yerel mevzuları yansıtmayı ve adaletsizlikle aşırı yoksulluk konularını temcit pilavı gibi önümüze koymayı becerse de, bizatihi sanatın üretim ve sergilenme koşullarına neredeyse hiç değinmiyor. Çağdaş politik sanatın kör noktasının, sanatın politikası olduğunu söylemek bile mümkün.

 

Bir teknoloji haberleri sitesinde şu açılış cümlesiyle beraber yayınlanan bir görsel: “JPEG standardından sorumlu çokuluslu Joint Photographic Experts Group (…) formatının bir sonraki yinelemesinin Microsoft HD Photo formatında olacağını açıkladı." Bkz. http://noticiastech.com/wordpress/?p=9919

 

Kurum eleştirisi benzer sorunlarla ilgilendi elbette. Ancak bugün, bu konular üzerinde çok daha kapsamlı bir biçimde durulmasına ihtiyaç duymaktayız.[7] Çünkü sanat kurumlarına ya da hatta daha geniş anlamda temsil alanlarına odaklanan kurum eleştirisi döneminin aksine, post-demokratik küreselleşme içinde sanat üretimi (tüketimi, dağıtımı, pazarlaması vs.) farklı ve daha geniş bir rol oynamaktadır. Bunun en güzel örneği, gayet abes olmasına karşın, oldukça sık rastlanan bir durum: Günümüzde radikal sanatın sponsorları sıklıkla en vahşi bankalar ya da silah tüccarları oluyor ve radikal sanat tamamen kent pazarlaması, markalandırma ve toplum mühendisliği retoriklerinin içine yediriliyor.[8] Genellikle, etnik kökenlerini vurgulayarak kendini egzotikleştirmekle, etkileyici jestler ve militan nostaljiyle yetinen politik sanat, gayet açık nedenlerle bu duruma pek nadir değiniyor.

Tabii ki sanatçının, sütten çıkmış ak kaşık gibi etrafına bir masumiyet halesi örmesini savunmuyorum.[9] Böyle bir iddia, en iyi ihtimalle bir yanılsama, en kötü ihtimalle de bir pazarlama taktiği olabilir. Zaten her şeyden önce çok sıkıcıdır. Ancak politik sanatçılar, etliye sütlüye karışmadan, Stalinist realistler, CNN sitüasyonistleri ya da toplum mühendisleri gibi geçineceklerine, bu sorunları irdeleseler çok daha anlamlı bir iş yapmış olurlar. Artık orak-çekiç yadigârı sanatı çöp tenekesine atmanın vakti geldi. Eğer politika, her zaman uzakta bir yerlerde olan, haklarından mahrum edilmiş, söz hakları dahi olmayan topluluklara ait bir Öteki olarak görülürse, sanatı bugün yapısı gereği politik kılanın aslen ne olduğunu kaçırırız:  yani sanatın bir çalışma, çatışma ve hatta eğlence alanı olarak işlevini. Sermayenin çelişkilerinin yoğunlaştığı, küresel ile yerel arasında son derece eğlenceli ama bazen de yıkıcı yanlış anlamaların biraraya geldiği bir alan.

 

Harper’s Bazar’ın Eylül 2009 sayısı için, “Peggy Guggenheim’ın Venedik’i” adlı moda prodüksiyonundan bir kare.

 

Sanat alanı yaman çelişkilerin ve fevkalade sömürülerin beşiği. Bu ortamda iktidar düşkünlüğü, spekülasyon, ciddi miktarda –ve son derece incelikli– manipülasyon ve finans mühendisliği kol geziyor. Ancak sanat aynı zamanda ortaklığın, hareketin, enerjinin ve arzuların da alanı. En iyi tekrarlarında, nüfusunu gezgin şok işçilerin, kendi kendini pazarlayan seyyar satıcıların, teknoloji gurusu çoluk çocuğun, bütçe sahtekârlarının, süpersonik çevirmenlerin, stajyer doktora öğrencilerinin ve diğer dijital aylaklarla gündelik işçilerin oluşturduğu; olağanüstü, kozmopolit bir mücadele alanı. Kablolu (hard-wired), kırılgan, kolayca şekil alan, muhteşem bir ortam. Rekabetin amansız, dayanışmanın tek yabancı kelime olduğu potansiyel bir ortak mekân. Ciğeri beş para etmeyen zorbaların ve güzellik kraliçeliğini kıl payı kaçırmış afetlerin dünyası. Sanat ortamı, HDMI, CMYK ve LGBT[10] demek: Fiyakalı, cilveli ve büyüleyici.

Tüm bu karmaşa, sayısız çalışkan kadının dinamizmi sayesinde ayakta duruyor. Bu duygulanımsal emek, sermayenin sıkı denetimi altında tutuluyor ve sermayenin sayısız çelişkisiyle iç içe geçmiş durumda. Dolayısıyla günümüz gerçekliğiyle yakından ilişkili. Sanat tam da bu gerçekliğin tüm saflarıyla bu derece içli dışlı olduğu için, onu etkiliyor. Sanat da karmakarışık, iliştirilmiş, sorunlu ve karşı konulmaz. Hep uzaklarda bir yerlerde var olan bir politikayı temsil etmekle uğraşmak yerine, sanat alanını politik bir alan olduğunu anlamaya çalışabiliriz artık. Sanat, politikanın dışında değil. Bilakis, politika sanatın her safhasında, üretiminde, dağıtılmasında ve alımlanmasında, onun içinde yer alıyor. Eğer elimizi taşın altına koyabilirsek, temsil politikası düzlemini aşıp, gözümüzün tam önünde duran, ilgimizi bekleyen politikayı irdelemeye başlayabiliriz.

 

Hito Steryel’in e-flux dergisinde yayınlanan “Politics of Art: Contemporary Art and the Transition to Post-Democracy” başlıklı yazısının çevirisidir. Metnin orijinali için bkz. http://www.e-flux.com/journal/politics-of-art-contemporary-art-and-the-transition-to-post-democracy/

 

 



[1] Burada Hongjohn Lin’in geliştirdiği ve 2010 Taipei Bienali’ndeki küratoryal açıklamasında kullandığı bir kavramı genişleterek kullanıyorum. Hongjohn Lin, “Curatorial Statement,” 10TB Taipei Biennial Guidebook (Taipei: Taipei Fine Arts Museum, 2010) s. 10-11.

[2] Bu durum, 1970’lerden beri küresel çapta süregelmekte olan el koyma süreci olarak tanımlanmakta. Bkz. David Harvey,  A Brief History of Neoliberalism (Oxford: Oxford University Press, 2005). Helsinki’deki United Nations Üniversitesi’nin bünyesindeki Dünya Enstitüsü-Gelişen Ekonomiler Araştırmaları’nın (UNU-WIDER), sermaye dağılımı konulu çalışması, 2000 yılında, en zengin %1’lik kesim tek başına küresel varlıkların  %40’ına sahipken, dünya yetişkin nüfusunun yarısının küresel sermayenin ancak %1’ine sahip olduğunu gösteriyor. Bkz: http://www.wider.unu.edu/events/past-events/2006-events/en_GB/05-12-2006/ (4.08.2013)

[3] Bir oligark örneği için bkz. http://www.nytimes.com/2010/04/28/nyregion/28trustee.html?_r=0 (04.08.2013). Bu tip bienaller, Moskova’dan Dubai’ye, Şanghay’a ve sözde geçiş dönemindeki daha birçok ülkede düzenleniyor olsa da, post-demokrasinin Batı dışına ait bir kavram olduğunu düşünmemeliyiz. Nüfusun önemli bir kısmının vatandaşlığa alınmadığı; halk oylarıyla onaylanmamış birçok politik kuruma ev sahipliği eden Schengen bölgesi, post-demoktarik yönetimin harika bir örneğidir (Eski Dünya’nın demokratik seçimle başa gelen faşistlere karşı gittikçe artan düşkünlüğü konusuna hiç girmeyelim). Alice Creischer, Andreas Siekmann ve Max Hinderer’ın birlikte organize ettikleri “Potosí İlkesi” sergisi, oligarşiler ile imge üretimi arasındaki ilişkiye farklı bir tarihsel bakış açısıyla ışık tutuyor.

[4]Burada Ekaterina Degot, Cosmin Costinas ve David Riff’in 2010 yılında düzenledikleri 1. Ural Endüstri Bienal’inde geliştirdikleri bir kavram üzerinden hareket ediyorum.

[5] Arendt beğeni konusunda yanılmış olabilir. Arendt’in Kant’ın yolundan giderek savunduğu gibi, beğeni illa ortaklıkla ilgili olmayabilir. Bu bağlamda, beğeniler daha çok fikir birliği imalatı, itibar tasarımı ve diğer incelikli entrikalarla oluşturulur, ki sonra –bir de bakarsınız– bunlar sanat tarihi bibliyografyalarına dönüşüverirler. Şunu kabul edelim: beğeni politikası, kolektif olanla değil, koleksiyonerle ilgilidir. Ortaklıkla değil, hamilerle ilgilidir. Paylaşmakla değil, sponsorlukla ilgilidir.

[6] Elbette takdire şayan ve önemli birçok istisna var. Ve bu eleştiriden kendimi de muaf tutmadığımı söyleyebilirim.

[7] Bu konu şu kitapta da irdeleniyor: Institutional Critique, ed. Alex Alberro ve Blake Stimson (Cambridge, MA: The MIT Press, 2009). Ayrıca bkz. Online i dergi transform’un derlemeleri: http://eipcp.net/transversal/0106/folder_contents (05.06.2013)

[8] Yakın zamanda Oslo’daki Henie Onstad Kunstsenter’da, Nomeda ve Gediminas Urbonas’ın ilginç projesi “Guggenheim Görünürlük Çalışma Grubu” vardı. Yerel (ve kısmen yerlici [indigenist]) sanat ortamları ile Guggenheim şube sistemi arasındaki gerilimleri ortaya koyan projede, Guggenheim etkisi, örnek vaka incelemesiyle derinlemesine analiz ediliyor. Bkz. http://www.vilma.cc/2G/ (07.08.2013). Ayrıca bkz. Joseba Zulaika, Guggenheim Bilbao Museoa: Museums, Architecture, and City Renewal (Reno: Center for Basque Studies, University of Nevada, 2003). Bir diğer örnek vaka çalışması: Beat Weber, Therese Kaufmann, “The Foundation, the State Secretary and the Bank – A Journey into the Cultural Policy of a Private Institution,” bknz: http://transform.eipcp.net/correspondence/1145970626 (07.08.2013). Ayrıca bknz: Martha Rosler, “Take the Money and Run? Can Political and Socio-critical Art ‘Survive’?” e-flux journal, sayı 12, bknz: http://www.e-flux.com/journal/take-the-money-and-run-can-political-and-socio-critical-art-%E2%80%9Csurvive%E2%80%9D/ (07.08.2013), ve bknz: Tirdad Zolghadr, “11th Istanbul Biennial” http://www.frieze.com/issue/review/11th_istanbul_biennial/ (07.08.2013).

[9] Nihayetinde bu metin de e-flux’ta reklamlarla yan yana yerleştirilmiş durumda. Bu reklamların, kendi sergilerimde de pekâlâ araya sızması işleri daha da karmaşıklaştırıyor. Tekrar tekrar aynı şeyleri söylüyor olmak istemem, ancak masumiyeti politik değil ahlaki bir tavır olarak görüyorum ve bu yüzden de politikayla alakası olmadığına inanıyorum. Bu konu hakkında ilginç bir yorum, House of World Cultures’da Nisan 1995’te düzenlenen sempozyumda, Marco Polo Sendromu bağlamında yayınlanan, Luis Camnitzer’a ait “The Corruption in the Arts / the Art of Corruption”da bulunabilir. Bkz. http://www.universes-in-universe.de/magazin/marco-polo/s-camnitzer.htm (07.08.2013)

[10] Kısaltmalar sırasıyla: High Definition Multimedia Interface (Yüksek Çözünürlüklü Çokluortam Arayüzü); Cyan, Magenta, Yellow, Key renk skalası;  Lezbiyen Gey Biseksüel Trans bireyler – ç.n.

çağdaş sanat, sanat-politika