Renklerin Ardındaki Sömürü ve Ölüm

Mor, tarihteki en çelişkili renklerden biridir herhalde: İnsanı vezir de etmiş, rezil de etmiştir. Kraliyetin rengi olarak bilinmekle birlikte, Roma İmparatorluğu döneminde Akdeniz’de mor boyayı yapanlar genelde hakir görülmüştür. İmparatorluğun daha geç dönemlerinde boya üreticileri devlet denetimine tabi tutulmaya bile başlamıştır. Tıpkı elmas ve kömürde olduğu gibi, Tire moru türü pahalı maddeleri yaratan işçiler de, ürettikleri ürünün yanında zerrece kıymet görmemiştir.  

Antik Yunan’da mor için birkaç farklı isim kullanılırdı. Genelde mor giysileri belirtmek için kullanılan porphyra ismi, Yunan ve Romalıların heykel ve lahitlerde, hatta küvetlerde kullandıkları kıymetli mor mermeri belirten porfir isminin köküdür. İngilizcede “mor” anlamına gelen purple kelimesi ise, kumaşlara mavi ile kırmızı karışımı koyu bir ton vermek üzere boyaya uygulanan purpura’dan (Latince) gelir. Günümüzden farklı olarak o dönemde, statü göstergesi olarak renkler arasında ciddi bir hiyerarşi söz konusuydu. Mor da bu estetik göstergelerden biriydi.

 

2. yüzyıl sonu veya 1. yüzyıl başına ait mozaik, muhtemelen bir iskerlet kabuğu tasviri.                                                   Centrale Montemartini. Fotoğraf: Sarah E. Bond

 

Roma İmparatoru Neron’un porfir küveti, 1. yüzyıl

 

En kıymetli ve pahalı boya, iskerlet denen bir deniz salyangozundan elde edilen Tire moruydu. Tabiat tarihçisi Plinius, bu kıymetli morumsu kırmızı boyanın elde edildiği murex conchylium adlı deniz salyangozunun çok kötü koktuğunu yazar. Plinius’un yanı sıra Aristoteles de, salyangozların mor tonlarındaki salgıyı ancak öldükten sonra salgıladıklarını yazmıştır. Dolayısıyla, boya özünün üretilebilmesi için binlerce deniz kabuklusu Doğu Akdeniz sahillerindeki boya atölyelerine serilip çürümeye terk edilmiş olmalı. Nitekim, 20. yüzyıl başlarında mor boyayı yeniden üretmek için yapılan deneylerde, sadece bir gram boya özü için 8000 salyangoza ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.

Mor boya üretimi, boyayı elde etmek için gereken ağır ameleliği üstlenenleri kolaylıkla ele veren, hayli zorlu bir işti. Romalı şair Martialis, Tire kentinin adını taşıyan Tire morunun, kumaşa işlendikten sonra bile geçmeyen, balığı andıran bir kokusu olduğundan bahseder. Hatta, bu pahalı kumaşı renginden ziyade kokusundan ötürü giymeyi seven Philaenis adlı bir adamdan dem vurur.

Roma atölyelerindeki düşük mertebeli boya üreticileri genelde kölelerden oluşuyordu, ve muhtemelen üzerlerine sinen kokunun yanı sıra elleri de leke içinde kalıyordu. Gelgelelim, deri tabaklama işinde olduğu gibi, mor renk üretilen bir boya atölyesine sahip olmak anlaşıldığı kadarıyla hayli kârlı bir işti. Antik Tire kentinin ekonomisi kısmen mor boya satışına dayanıyordu, nitekim bazı yazıtlarda Tire kenti ve civarındaki mor boya tüccarlarının işlerinden iftiharla bahsedilir.

Roma İmparatorluğu’nun daha geç dönemlerinde, mor giysiyi imparatorluk ailesine mahsus kılan kanunlar çıkarıldı; mor boya üretimi de, devlet denetiminde olan ve babadan oğula geçen bir işgücü kastıyla sınırlandı. Tire moru ve taklit boyalar, pahalı İncil nüshalarının yapımında da kullanıldı; bu nüshaların değerini göstermek için, yazılar mor sayfa üzerine yaldız ve sim mürekkeple yazılıyordu.

 

  

Sol: Charlemagne’ın hükümdarlığı sırasında üretilmiş, 9. yüzyıla ait bir kutsal metin derlemesi. Kitapta Tire moru kullanılmamış, muhtemelen likenden elde edilen mor taklidiyle boyanmış. J. Paul Getty Müzesi, Los Angeles. Fotoğraf: Sarah E. Bond. Sağ: İncil’in Gotça tercümesini içeren, 6. yüzyıla ait Codex Argenteus’tan (Beyaz Kodeks) mor bir sayfa.

 

Bizans hanedanlarının ve kilisenin, mor rengi (özellikle de mor ipeği) yüksek statü göstergesi olarak kullanma alışkanlığına 1453’te ciddi bir darbe indirildi. Osmanlıların Konstantinopolis’i ele geçirdiği bu tarihten sonra, Batı’da kilisenin mor renk tedariki kesildi. Papa II. Paul’ün 1464’te çıkardığı bir hükümle, ruhban sınıfının bundan böyle kermes denen kabuklu bit türünden elde edilen kırmızı renkle boyanmış giysiler giymesine karar verildi.

Mor tonlarındaki bir başka renk olan çivitin tarihine baktığımızda da, bu rengi üreten emek gücünün –ve canlı bedenlerin– benzer bir düzenlemeye tabi tutulduğunu görüyoruz. Çivitin karşılığı olan indigo kelimesi, Yunanca’da Hint anlamına gelen indikos kelimesinden gelir. Pek çok boya gibi indigo da üretildiği yerin adını almıştır. Indikos Latincede indicum’a dönüşmüş, çivit rengi Roma’ya muhtemelen Augustus’un imparatorluğu döneminde (MÖ 31-MS 14) girmiştir.

 

Oscar Mallitte, “Çivitin Dilimlenişi” (1877), Allahabad, Hindistan.

 

Romalı yazarlar mineralden mi bitkiden mi elde edildiği konusunda sık sık kafa karışıklığı yaşasalar da, çivit boyası mayalanmış çivit ağacı yapraklarından elde edilirdi. Mimar Vitruvius, Romalılar bu pahalı ithal boyayı satın alamadıklarında taklit çivitin moda olduğunu kaydetmişti.

Çivitin gördüğü rağbet ve kâr potansiyeli, modern dönemin başlarına kadar devam etti ve özellikle 18. yüzyıl ortalarında Yeni Dünya’yı da bünyesine kattı. Çivit, Atlantik ötesi köle ticaretinin başat unsurlarından biriydi; bu değerli bitkiyi yetiştirip hasat etmeleri için Batı Afrika’dan Batı Hint Adaları ve Amerika’ya sayısız köle getiriliyordu.

Hasattan sonra çivit boyası genelde Atlantik Okyanusu’nu yeniden aşıp zengin Avrupalılara satılıyordu. Bugünkü ABD sınırları içinde çivit özellikle Güney Carolina’ya denk düşen bölgede yetiştiriliyordu. Sanat tarihçisi Andrea Feeser, Red, White, and Black Make Blue: Indigo in the Fabric of Colonial South Carolina Life adlı kitabında, çivit ağacı yetiştiriciliğini kapsamlı biçimde incelemiştir. Feeser’ın belirttiği gibi, ABD’nin güneyinde çivit üretimi için hem Afrikalı köleler hem de Amerikan yerlileri sömürülmüştür. Ancak çivit boyasının kendi içinde bile hiyerarşi söz konusuydu. Güney Carolina çivitinin, Fransız ve İspanyol çivitinden daha düşük kalitede olduğu düşünülüyordu. Pek çok Afrikalı-Amerikalı köle işçinin elleri ve kolları, çivit dilimlerinin yapımı nedeniyle soluk mavi renge boyanmış olurdu; bu dilimler daha sonra yün, keten ve diğer kumaşları boyamak için kullanılırdı. Amerikan Devrimi’nin ardından, Britanya’daki çivit satışı pazarı top attı. Bunun sonucunda pek çok çiftçi, pirinç üretimine geçti, gerçi güneydeki birkaç plantasyonda 19. yüzyıl ortalarına kadar çivit ağacı üretilmeye devam edildi.

Lüks mallar söz konusu olduğunda, üreticiye değil ürüne kıymet verme yönündeki bu eğilim bugün de ziyadesiyle yaygın. Pahalı eşyaları yaratanların görünmez emeği, antik dünyanın da gözünden kaçmış değildi. Tarihçi Plutarkhos, 5. yüzyılda yaşamış Atinalı general Perikles’in yaşamöyküsünde bu ayrıma dikkat çekiyordu:

 

Bazı durumlarda, bir işi takdir etmek, insanlarda o işi yapma dürtüsünü beraberinde getirmiyor. Hatta tam tersi: Çoğu zaman, yapılan iş hoşumuza gitse de, insanların yararına o işi yapan ustayı hakir görüyoruz; örneğin güzel kokuları veya boyaları yapan maharetli el işçisini veya zanaatkârı... Güzel boyalar veya kokular hoşumuza gidiyor, ama onları üretenleri basit ve adi addediyoruz.

 

Tire morunun, çivitin ve başka pek çok boyanın büyüleyici bir tarihi var, ama bu tarih her gün tükettiğimiz ürünlerin arka planındaki insanların ve emeğin [ve diğer canlıların – ç.n.] varlığına da işaret ediyor. Bu tarih bize, Dominik Cumhuriyeti’nde şeker veya Bangladeş’te tişört gibi ürünlerin hâlâ köle emeğiyle üretildiğini de hatırlatmalı. Sanatçılara eserleri için değer verdiğimiz gibi, madencilere, çiftçilere ve boyacılara da ustalıkları için değer vermedikçe bu durum değişecek gibi görünmüyor.

 

Sarah E. Bond’un hyperallergic’te yayınlanan The Hidden Labor Behind the Luxurious Colors of Purple and Indigo başlıklı yazısından kısaltılarak çevrildi.

 

hayvanlar, sanat ve emek