Punk Hareketi ve Günümüz Solunun İmgelemi: Politik ve Biyopolitik

Aşağıdaki metin, Reiichi Miura’nın “What Kind of Revolution Do You Want? Punk, Contemporary Left, and Singularity” başlıklı yazısının üçüncü, dördüncü ve sonuç bölümlerinden kısaltılarak çevrilmiştir. Yazının ilk iki bölümünden seçilmiş pasajların çevirisi için bkz. Punk Hareketi ve Günümüz Solunun İmgelemi: Kimlik, Biriciklik ve Estetik.

 

 

Kültürdeki politika, yalnızca popüler müziği konu alan akademik yazında değil, daha geniş kültürel çalışmalar alanında da merkezî bir yer tutar. Kültürel çalışmalar uzmanı Lawrence Grossberg, rock müzik üzerine genel değerlendirmelerinde rock’ın “politikası”nı tanımlamıştır.[1] Grossberg’e göre rock “duygulanım düzleminde işleyen ve birincil etkileri duygulanımsal nitelik taşıyan bir duygulanım makinesi” işlevi görür: yani rock müzik “Amerikan ideolojisinin başat unsurlarına meydan okumaz (veya bunu nadiren yapar); büyük ölçüde liberal, ve iyileştirme yanlısıdır.”[2] Ancak “duygulanım makinesi”, “bir eğlence politikasını” hayata geçirir, “burada eğlence, hazla aynı şey olmadığı gibi, tarihsel bir deneyimden ibaret de değildir.” “Eğlence politikası”nın mahiyeti, müziğin hedeflediği varsayılan “gençlik”le ilişkisiyle ilgilidir:

 

Gençlik kavramı, bir yaş meselesi olmaktan çıkıp muğlak bir tavır meselesine dönüşmüştür; sıkıcılığın reddiyle ve hareketliliğin, değişimin, enerjinin yüceltilmesiyle tanımlanan bir tavırdır bu – yani, eğlenceyle. Bu yüceltme de beden üzerinden yaşanır ve bedene nakşolur – dansta, cinsellikte, uyuşturucularda, modada, stilde, ve bizzat müzikte.[3]

 

Grossberg şu sonuca varır: “Rock, bir gündelik hayat politikası tarif eden bir bölgesizleştirme makinesidir [deterritorializing machine].” Sitüasyonist Henri Lefebvre’in “gündelik hayat” anlayışından yararlanan Grossberg’e göre rock’ın politikası, “gündelik hayatın durağanlığını sıkıcılıkla özdeşleştirmesiyle” tanımlanır; rock, “gündelik hayattaki tekrara dayalı sıkıcılığı, canlandırıcı eğlence imkânlarına dönüştüren ‘kaçış çizgileri’ yaratır”.[4] “Rock’ın bütün yaptığı, gündelik hayatın ritimlerini değiştirmektir,” derken şunu kasteder Grossberg:

 

Bu bağlamda, her şeyden önce şu bariz ve acı gerçeği teslim etmek gerek: rock, toplumun ekonomik ve politik kurumlarına nadiren meydan okur, bunu yaptığı zaman da genelde ya marjinal ve ütopik ya da riyakâr olur. Gündelik hayatın politik ve ekonomik koşullarına meydan okumaya veya en azından bunları yadsımaya kalkışmaz. Büyük ölçüde gündelik hayatın korunaklı alanında kalmakla birlikte, romantize ettiği Ötekisinin –temellük ettiği isyan imgesinin, siyahi müzikal kaynaklarının– gündelik hayatın dışında yaşadığını hayal eder.[5]

 

Grossberg’ün, rock’ın politikasının sınırlarıyla ilgili eleştirisi, kültürel bir hareketi “politiğin” terimleriyle çözümlemenin nereye vardığını açıkça gösteriyor. Grossberg “rock, toplumun ekonomik ve politik kurumlarına nadiren meydan okur” derken, başta punk hareketi olmak üzere rock’ın yol açtığı biyopolitik etkileri görmezden gelir. “Rock’ın bütün yaptığı, gündelik hayatın ritimlerini değiştirmektir,” diyen Grossberg nezdinde rock, politik açıdan tamamen etkisizdir; halbuki gündelik hayatın ritimlerini değiştirmek biyopolitik bir programın en büyük arzusudur.

Keza, punk da ne bir stildir, ne de bir yaşam tarzı; yaşamın kendisine bağlılıktır. Minor Threat ve Fugazi gruplarının üyesi ve Discord Records adlı bağımsız plak şirketinin kurucusu Ian MacKaye şöyle diyor: “[Punk benim için] önce bir moda olayı olarak başladı, sonra müzik devreye girdi. Sonra ilk punk konserime gittim, The Cramps konseriydi. Orada, bir salon dolusu insanın her konuda alışıldık düşünceye kafa tuttuğunu gördüm ve anladım ki bunun hiçbir sınırı yok! Bu bir yaşam tarzı değil, bir varoluş biçimi. Halbuki ‘yaşam tarzı’ deyince dilediğiniz zaman katılıp vazgeçebileceğiniz bir şey akla geliyor.” Burada punk olmanın, hayatı dolu dolu yaşamak anlamına geldiğine işaret ediliyor (dolayısıyla, salt bir yaşam tarzını benimsercesine punk olmayı seçemezsiniz, deniyor). Gerçek anlamda punk olmak, biyopolitik paradigmadaki nihai amaç; ve bu paradigmaya göre, politik olan her şey kamusal dünyadaki politikanın meselesi olmaktan çıkıyor ve politikanın nihai biçimi bir yaşam politikası şeklini alıyor. 

Daha 1979’da, Dick Hebdige, punk hareketi üzerine yazılan ilk monograflardan Subculture: The Meaning of Style adlı kitabında, punk’ı yaşam tarzı, veya kimlik üzerinden analiz etmiş, punk’ın İngiltere’deki siyah azınlığın alt-kültürüyle ve bu kültüre ait reggae müziğiyle olan ilişkisine dikkat çekmişti.[6] Stuart Hall’un derlediği, Resistance through Rituals: Youth Subcultures in Post-War Britain (1976) başlıklı çalışma ise, kültürel çalışmalar alanında “alt-kültür” kavramını genel bir teori çerçevesine yerleştiriyor, ve “yüksek düzeyde ritüelleşmiş ve stilize olmuş” alt-kültürlerin olsa olsa, “büyük ölçüde sembolik düzeyde kurulmuş oldukları için başarısızlığa mahkûm olan bir çözüm” önerebildiğini öne sürüyordu”.[7] Bu iddia bizi yeniden biyopolitika meselesine getiriyor. Grossberg’ün, rock’ın oluşumundaki kimlik politikasına yönelik eleştirisi de bu mesele dahilinde ele alınmalı: rock’ın, “romantize ettiği Ötekisi”nin “gündelik hayatın dışında yaşadığı”nı varsayması.

 

 

Kendini-Marjinalleştirme

Bu bölümde, öne sürdüğüm iddianın biriciklik ve kimlik konusundaki karmaşıklığını netleştirmeye çalışacağım. Daha önceki bölümde, punk’ın estetiğini biriciklik estetiği olarak tarif etmiş, ve punk hareketindeki biyopolitikayı bir kimlik politikası olarak tanımlamıştım. Bu karışıklık, punk estetiğine ilişkin tarifimdeki daha derin bir paradoksun sonucu: Punk estetiği, her ne kadar içi boş bir biriciklik dışavurumu olsa da, kişinin kendine bir punk kimliği atfetmesine yarayan biyopolitik bir buyruk işlevi de görmektedir. Bu gerçekten kafa karıştıracak kadar paradoksal bir durum – özellikle de biricikliği, Hardt ve Negri’nin önerdiği gibi bir tür kimlik eleştirisi olarak tanımladığınızda. Fakat bu, aynı zamanda, gayet mantıki bir durum.

Hardt ve Negri, Çokluk kitabının sonlarına doğru, çokluğun “bir kimlik/özdeşlikte sentezlenmesi asla mümkün olmayan köklü farklılıklardan, biricikliklerden oluştuğunu” söyledikten sonra,[8] şunu öne sürerler: “Çokluğun verdiği birincil karar, aslında yeni bir ırk, daha doğrusu yeni bir insanlık yaratma kararıdır”.[9] Tabii “ırk” genelde bir kimlik kategorisi olarak görülür. Hardt ve Negri’nin çokluğu geçici olarak “yeni bir ırk” diye adlandırmaları, herhalde biyopolitik mahiyetinden ileri geliyordu – çokluğu, bedensellik çerçevesinde veya beden metaforları üzerinden tarif ediyorlardı çünkü onlara göre biricik öznenin uyması gereken buyruk şuydu: “Spontane ve doğaçlama” bir süreçle,[10] hiçbir “politik” programa başvurmadan, “olduğundan farklı bir şeye dönüş”![11] Hemen ardından da “ırk” kelimesini “insanlık” diye düzeltmişlerdi. “Irk” kavramını kullanmalarının bir dil sürçmesi olduğu düşünülebilir (gerçi bu kelimeyi aynı paragrafta dört defa kullanırlar), fakat çokluğun amacını tarif etmek için şu veya bu türden bir kimlik kategorosini kullanmanın şart olduğu da açıktır: ya kendi uydurdukları “çokluk” kavramını kullanacaklar, ya da halihazırda adlandırılmış ve temsil edilebilir olan mevcut bir kategoriye başvuracaklardır.

Punk estetiğinde biriciklik ile kimlik paradoksuna dönersek, bunu analiz etmek için punk hareketinin ana ideolojik damarlarından biri olan Kendin-Yap felsefesine bakmamız gerekir. Craig O’Hara, The Philosophy of Punk kitabında şöyle diyor: “Punk rock, standart rock ‘n roll’dan sadece sedası, sözlerinin içeriği ve icra tarzı bakımından değil, grupların iş yapma tarzı ve izleyicilerle etkileşim kurma biçimi bakımından da ayrılır.” Kendin-Yap felsefesi, punk’ın bağımsız plak şirketlerine ait olması, kendi dergilerini çıkarması, konserlerini kendilerinin organize etmesi anlamına gelir. O’Hara’ya göre Kendin-Yap taktiği şu nedenle anlamlıdır: “Büyük bir plak şirketi için çalışmak ve grubun şarkılarını, eserlerini, şarkı sözlerini ve imajını pazarlama hakkını onlara devretmekle, grup ticari başarıyı yaratıcılığın ve vermek istediği mesajların önüne koyar.”[12]

Brian Cogan’ın Kendin-Yap’la ilgili değerlendirmesi ise daha açıklayıcı:

 

Kendin-Yap estetiğinin eksiksiz ve kolay tek bir tanımı olmasa da, hatta birçok punk gerçek anlamda bir Kendin-Yap inisiyatifinin içeriği konusunda anlaşmazlığa düşse de, Kendin-Yap ethos’unu şirket kontrolünden bağımsızlıkla, ve bireysel yaratıcılık ve kendini-ifade vurgusuyla özetlemek mümkün. Kendin-Yap estetiği hâlâ tartışmalı olmaya devam ediyor, zira bir bireyin sistem içinde ne ölçüde bağımsız çalışabileceği ve kendi eserleri ile üretim araçları üzerinde ne derece denetim sahibi olabileceği açık değildir.[13]

 

Bu açıklama, öncelikle, “gerçek anlamda Kendin-Yap inisiyatifi”ni tanımlama arzusu ile böyle bir tanımın imkânsız olması arasındaki gerilimin, içerme ve dışlama paradigmasına uyduğunu gösteriyor; ikinci olarak da, bu paradigma nedeniyle Kendin-Yap estetiğinin ancak hakiki bir punk ile hakiki olmayanı ayıran sınırla ilgili karışıklık dahilinde işleyebileceğini ortaya koyuyor.

Mantıken bakıldığında, bu durum punk estetiğinin biricikliğe bağlı kalmasının sonucudur: Punk’ın özü tanımlanamaz ve temsil edilemez bir farklılık olduğu için, punk’ın felsefesi aynı anda hem içerme ve dışlama retoriği içerisinde işlemeli, hem de punk kimliğini tanımlamanın yapısal imkânsızlığıyla yüzleşmelidir. Ama bu, biricikliğin paradoksunun yalnızca punk estetiğine özgü olmadığına işaret ediyor.

Hardt ve Negri’den bir alıntı, meseleyi netleştirebilir:

 

Halkın parçası olan bileşenler, birlikleri içinde ayrımsızdırlar; farklılıklarını yadsıyarak veya bir kenara bırakarak bir özdeşliğe dönüşürler. Dolayısıyla çokluğun çoğul biriciklikleri, halkın farklılaşmamış birliğiyle karşıtlık içindedir.[14]

 

“Halk”, elbette ki homojen bir kolektivite değildir; ancak belirli bir politik söylem türünde homojen olarak kavramlaştırılabilir. Aynı sebeple, halkın “parçası olan bileşenler”in de hiçbir zaman özdeş hale geldiğini sanmıyorum; “halk” kavramı daima, kimin halktan olup kimin olmadığına işaret eden sınırın karmaşıklığıyla ilgili olmuştur. Bu da demektir ki, aslında çokluğu oluşturmak için “olduğumuzdan farklı hale gelmemiz” gerekmez: Mantıken bakıldığında, birbirimizden zaten farklı olduğumuz ve kendimizi bir halk olarak tahayyül etmemize yarayacak bir öze sahip olmadığımız için, zaten çokluğu oluşturmaktayızdır. Deleuze’ün de söylediği gibi, biricik farklılıklardan oluşan heterotopya zaten bizim ontolojik koşulumuz, doğal halimizdir. Biriciklik şeklindeki mevcut duruma geri dönmeyi savunmak, felsefi bir çarpıtmadır, hatta yeni bir muhafazakârlık biçimi bile olabilir.

1970’lerin sonu ile 1980’lerin başına kadar olan dönemdeki Los Angeles punk hareketini analiz eden Daniel S. Traber, eleştirel bir bakışla yorumladığı bu hareketin estetiğini “kendini-marjinalleştirme” diye tarif eder.[15] Black Flag grubunun “White Minority” (Beyaz Azınlık) şarkısının sözlerini –“Beyaz azınlık olacağım / Diğer herkes çoğunluk olacak / Aşağılık duygusunu tadacağım / Beyaz azınlık olacağım”– epigraf olarak alıntıladığı bir makalesinde şöyle der Traber:

 

Punk hareketindeki kendini-marjinalleştirmenin arkasında politik saikler olduğu açıktır; ama öncelikli ve temel dert, kişinin kendi benliğini statükodan farklılaştırma, kendisi dışındaki her türlü kontrolden bağımsız olma yönündeki kişisel arayıştır.[16]

 

 

Biricikliğe bağlılık, kendi özünü köklü bir farklılığa dönüştürmek suretiyle hayata geçirilecek bir özgürlüğe bağlılıktır. Bu nazari değişimle birlikte, “kültür” bir estetik gerçekleşme olmaktan çıkar, kişinin aidiyetinin ifadesine dönüşür. “Biricik özne” kavramı, ontolojik bir azınlığı tahayyül etme girişimidir: Kişi köklü bir farklılığın sureti olduğunda, Hakikat’in dünyasında marjinalleşmiştir. Burada teorik açıdan ancak “spontane ve doğaçlama” arzular öne sürülebilir, çünkü Hakikat’in hükümranlığında marjinalleşmiş olanlar, Hardt ve Negri’nin de dediği gibi akla veya rasyonaliteye başvuramazlar: “Lenin’in ve sovyetlerin, elit bir öncünün isyancı faaliyetinin hedefi olarak önerdikleri şey, [...] bugün çokluğun tamamının arzusu aracılığıyla ifade edilmelidir.”[17] Çokluğun ilkesi akıl değil arzu olduğu için, hayata geçireceği süreç de ancak “spontane ve doğaçlama” olabilir. Biricikliğe bağlılık, arzulayan özneye bağlılıktır. Hardt ve Negri burada, karşıt amaçlarla da olsa, neoliberal piyasa köktenciliğiyle aynı paradigmayı kullanmaktadırlar (punk hareketiyle benzerlikleri de budur). Hal böyleyse, gerçekte arzuladığımız şey, neoliberalizm olmasın? Çürütülmesi hayli zor bir iddia olurdu bu.



[1] Lawrence Grossberg, Dancing in Spite of Myself: Essays on Popular Culture (Durham: Duke UP, 1997).

[2] A.g.e., s. 113.

[3] A.g.e., s. 114.

[4] A.g.e., s. 114. Punk hareketi ile sitüasyonistler arasındaki ilişkinin analizi için bkz. Greil Marcus, Lipstick Traces: A Secret History of the Twentieth Century (Londra: Faber and Faber, 2001) [Türkçesi: Ruj Lekesi: Yirminci Yüzyılın Gizli Tarihi,çev. Gürol Koca (İstanbul: Ayrıntı, 2013)].

[5] Grossberg, Dancing in Spite of Myself, s.114.

[6] Dick Hebdige, Subculture: The Meaning of Style (London: Methuen, 1979).

[7] John Clarke, Stuart Hall, Tony Jefferson ve Brian Roberts, “Subcultures, Cultures and Class: A Theoretical Overview”, Resistance through Rituals: Youth Subcultures in Post-War Britain, ed. Stuart Hall ve Tony Jefferson. 1975 (Londra: Hutchinson, 1976) s. 47.

[8] Michael Hardt ve Antonio Negri, Multitude: War and Democracy in the Age of Empire (New York: Penguin, 2004) s. 355 [Türkçesi: Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, çev. Barış Yıldırım (İstanbul: Ayrıntı, 2011)].

[9] A.g.e., s. 356.

[10] A.g.e., s. 354.

[11] A.g.e., s. 356.

[12] Craig O’Hara, The Philosophy of Punk: More Than Noise, (Londra: AK Press, 2. baskı 1999) s. 157.

[13] Brian Cogan, Encyclopedia of Punk Music and Culture (Westport: Greenwood, 2006) s. 62.

[14] Multitude, s. 99.

[15] Daniel Traber, “L. A.’s ‘White Minority’: Punk and the Contradictions of Self-Marginalization.” Cultural Critique 48 (Bahar 2001) s. 30-64.

[16] Traber, “L. A.’s ‘White Minority’”, s. 38.

[17] Multitude, s. 353-354.

punk, sanat-politika