Popüler Sanat Nedir?

Aşağıdaki pasajlar, Georg Lukács’ın Ernst Bloch’la 1938’de ekspresyonizm üzerinden girdiği “realizm-modernizm” tartışması çerçevesinde yazdığı metinden seçilmiştir. [Georg Lukács, “Realizmin Akıbeti”, Estetik ve Politika: Realizm-Modernizm Çatışması içinde, çev. Elçin Gen, Taciser Belge, Bülent Aksoy (İstanbul: İletişim Yayınları sanathayat dizisi, 1. baskı 2016) s. s. 77-84.]

Bloch-Lukács arasında başlayan tartışmanın, sanatın özerkliği/toplumsallığı, popüler sanat/elitizm, form/içerik gibi, 20. yüzyıl sanat kuramını belirleyen kavramlar bağlamında büyük etkisi olmuştur. İlerleyen yıllarda Brecht ve Adorno da bu tartışmaya katılmışlardır. Burada tartışmanın özellikle popüler sanatla ilgili bölümlerine yer veriyoruz. Ernst Bloch’un bu çerçevede yayınlanan pasajları için bkz. “Ekspresyonizm ve Popüler Sanat”. Brecht’in tartışma kapsamındaki metninden seçilmiş pasajlar da önümüzdeki günlerde yayınlanacak.

                                                               Georg Lukács, 1885-1971

[…]

Bernhard Ziegler, popüler sanat meselesini büyük isabetle gündeme getirdi. Bu meselenin tüm taraflarda büyük heyecana yol açtığı görülüyor, konuya bu kadar ilgi gösterilmesi elbette sevindirici. Bloch da ekspresyonizmdeki popüler unsurları kurtarma derdinde. Şöyle diyor yazısında:

 

...ekspresyonistlerin kibirleri yüzünden halktan kopuk oldukları iddiası yanlıştır. Burada da tam tersi söz konusudur. Mavi Süvari akımı, Murnau köyünün vitraylarına öykünüyordu; hatta bu etkileyici ve esrarlı halk sanatına ilk dikkat çekenler onlardı. Keza, çocukların ve mahpusların çizimlerine ilgi göstermiş, akıl hastalarının tedirginlik verici çalışmalarıyla ve primitif sanatla ilgilenmişlerdi.

 

Böyle bir popüler sanat anlayışının her şeyi birbirine karıştırmakta üstüne yok. Popüler sanat, işin uzmanlarının, hiçbir ideolojik ayrım gütmeden, “primitif” ürünleri “sanatkârane” bir bakışla takdir etmesi demek değil. Gerçek popüler sanatın bütün bunlarla uzaktan yakından ilgisi yok. Öyle olsa, vitray veya zenci heykeli koleksiyonu yapan her gösteriş budalası, deliliği insanın mekanik zihnin prangalarından kurtuluşu diye göklere çıkaran her züppe, popüler sanatın destekçisi olduğunu iddia edebilirdi.

Elbette bugün doğru düzgün bir popüler sanat tanımı yapmak hiç kolay iş değil. Halkın eski yaşam biçimleri kapitalizm tarafından ekonomik açıdan aşındırıldı, bu da insanların dünyaya bakışında, kültürel isteklerinde, beğeni ve ahlak yargılarında bir belirsizlik duygusuna yol açtı; onları demagojinin sapmalarına maruz bırakan bir durum yarattı. Onun için, eski halk kültürüne ait ürünleri, öyle hiç ayrım yapmadan biraraya toplamak her zaman ilerici olacak diye bir kaide yok. Böyle bir kurtarma harekâtının, halkın her türlü engele rağmen ilerici olmaya devam eden yaşamsal içgüdülerine sesleneceği de şaibeli. Keza, bir edebiyat eserinin veya eğiliminin çok tutulması, kendi başına, gerçek anlamda popüler olduğunu göstermez. Bölgesel sanat [Heimatkunst] gibi gerici gelenekçilikler, veya günümüzün polisiye gibi niteliksiz eserleri, kelimenin gerçek anlamında popüler olmasalar da çok büyük rağbet görüyor.

Ancak, bütün bu çekincelerimizle birlikte, zamanımızın gerçek edebiyatının kitlelere ne ölçüde ulaşabildiği ve ne kadar derinlemesine nüfuz edebildiği sorusu da önemsiz değil. Son on-on beş yılda, Gorki’yle, Anatole France’la, Romain Rolland veya Thomas Mann’la bırakın boy ölçüşmeyi kıyaslanabilecek herhangi bir “modernist” yazar çıktı mı? Sanatsal mükemmeliyetten zerre ödün vermemiş Buddenbrooklar gibi bir kitabın milyonlarla basılmış olması üzerinde hepimizin durup düşünmesi gerek. Popüler sanat meselesi, [Theodor] Fontane’nin romanındaki ihtiyar Briest’in dediği gibi, “bizi fazla uzağa götürür”. Onun için burada kendimizi, enine boyuna ele almadan değineceğimiz iki noktayla sınırlayalım.

İlk nokta, kültür mirası meselesi. Kültürel mirasın halkın gerçek yaşamıyla canlı bir ilişkisi olduğu her yerde, bu ilişki, popüler geleneğin etkin yaratıcı güçlerinin, halkın acılarının ve sevinçlerinin, devrimci birikimlerin canlandırıldığı, korunduğu, aşıldığı ve geliştirdildiği, dinamik ve ilerici bir hareket özelliği taşır. Bir yazarın kültür mirasıyla canlı bir ilişki içinde olabilmesi, o halkın çocuğu olmasını, halkın gelişme akışına koşut olarak doğmuş olmasını gerektirir. Bu anlamda Maksim Gorki Rus halkının, Romain Rolland Fransız halkının, Thomas Mann da Alman halkının çocuğudur. Bütün bireysellikleri ve özgünlükleriyle, primitif olanı biraraya toplayıp yapay biçimde estetize eden o sanatsallığa uzak olmalarıyla, bu yazarların eserlerinin tonu ve içeriği, içinde doğdukları halkın yaşamından ve tarihinden gelir, halklarının gelişiminin organik bir ürünüdürler. Bunun için de, hem en yüksek niteliğe sahip olup hem de geniş halk kitlelerinde yankı uyandırabilecek ve uyandırmış bir sanat yaratabilmişlerdir.

  

     

Maksim Gorki, 1868-1936                 Romain Rolland, 1866-1944             Thomas Mann, 1875-1955 

 

Modernistlerin kültür mirasına yönelik tutumları ise bunun tam tersidir. Onlar, halkların tarihine ıskartaya çıkarılacak hurda muamelesi ederler. Bloch’un yazılarına göz gezdirecek olursanız, bu konuya sadece “kullanışlı miras”, “ganimet” vs. gibi tabirlerle değindiğini görürsünüz. Bloch bir düşünür ve üslupçu olarak son derece özenli olduğundan, bu tür ifadeleri basit birer dil sürçmesi gibi de göremeyiz. Bilakis, bunlar onun, kültür mirasına yönelik genel tutumunun işaretleri. Onun gözünde kültür mirası, insanın içinde dilediği gibi gezinip o an ihtiyacı olan şeyi alacağı cansız bir nesneler yığınından ibaret. Zamanın acil ihtiyaçlarına göre sökülüp birleştirilecek bir şey.

[…]

Halkın yaşamı bir süreklilik oluşturur. Modernistlerinki gibi, devrimleri sadece geçip gitmiş her şeyi yok eden, ve büyük ve şanlı geçmişle her türlü bağı ortadan kaldıran kopuşlarla yıkımlarda gören bir teori, Marx ve Lenin’in değil, Cuvier’nin[1] fikirlerine yakın düşer. Reformizmin evrimci teorilerine eklenmiş anarşist bir süstür: İlki süreklilikten başka hiçbir şey görmezken, ikincisi de yalnızca kopuşları, ayrılmaları ve yıkımları görür. Oysa tarih süreklilik ile kesintinin, evrim ile devrimin canlı diyalektik birliğidir.

Dolayısıyla burada da, her konuda olduğu gibi, içeriğin doğru değerlendirilmesi elzemdir. Lenin, Marksist kültür mirası anlayışını şöyle ortaya koyar:

 

Marksizm, devrimci proletaryanın ideolojisi olarak dünya-tarihsel önemini, burjuva çağının en kıymetli başarılarını geri çevirmeyi reddetmesiyle kazanmıştır. İnsanlığın 2000 yılı aşkın bir zaman dilimini kapsayan düşünce ve kültür geleneğinde değerli olan her şeyi kendine mal edip özümsemiştir.

 

Bu nedenle her şey, hakikaten değerli olan unsurları nerede arayacağımızı berraklıkla görebilmemize bağlıdır.

Şayet sorunu, halkın hayatı ve ilerici eğilimleri bağlamında doğru biçimde ifade edebildiysek, bu bizi kendiliğinden ikinci noktaya getiriyor: realizm meselesi. Günümüzde avangard fikirlerin yoğun tesiri altındaki popüler sanat teorileri, halk sanatının [folk art] sağlam realizmini bir hayli geri plana itmiş durumda. Bu konuyu da burada enine boyuna tartışmamız mümkün değil, o yüzden en can alıcı noktalardan bir tanesi üzerinde duracağız.

Burada edebiyat üzerine yazanlara sesleniyoruz. Şunu unutmayalım ki, Alman tarihinin trajik akışı nedeniyle, edebiyatımızdaki popüler ve realist unsurlar, İngiltere, Fransa veya Rusya’dakiyle kıyaslanamayacak kadar zayıf kaldı. Sırf bu olgu bile, bizi Alman geçmişindeki popüler, realist edebiyata daha bir dikkatle bakmaya ve en esaslı, üretken geleneklerini canlı tutmaya sevk etmeli. Bunu yaparsak göreceğiz ki bütün o “Alman misère”ine rağmen popüler ve realist edebiyat Grimmelshausen’in Simplizissimus’u[2] gibi büyük başyapıtlar çıkarabilmiştir. Bırakalım bu dünyanın Eisler’leri[3] onu parçalarına ayırıp montaj için ne kadar kullanışlıdır diye tahmin yürütedursun, Simplizissimus, Alman edebiyatının canlı geleneğinde bütün ihtişamıyla –ve bütün eksikleriyle– sapasağlam yaşamaya devam edecek.

Geçmişin ve bugünün realizminin başyapıtlarının yerel, kültürel ve politik değerleri, ancak birer bütün olarak takdir edildiklerinde tam anlamıyla açığa çıkabilir. Bu değer, modernizmin tekboyutluluğuna karşılık içerdikleri sonsuz çeşitlilikte yatmaktadır. Cervantes ve Shakespeare, Balzac ve Tolstoy, Grimmelshausen ve Gottfried Keller, Gorki, Thomas ve Heinrich Mann – bütün bu yazarlar, halkın çok farklı kesimlerine hitap edebilirler, çünkü eserleri bambaşka açılardan yaklaşılmaya müsaittir. Nitekim realizmin büyük eserlerinin uyandırdığı geniş çaplı, kalıcı yankılar, bu türden yaklaşımlara açık olmalarına, içlerine girmeyi sağlayacak envai çeşit kapıları olmasına dayanır. Bu eserlerdeki ilerici yankılaşım, yarattıkları karakter zenginliğinin, insan yaşamının daimi ve tipik tezahürlerini yakalamaktaki derinlik ve isabetliliklerinin sonucudur. Bunları kendine mal etme sürecinde okur kendi tecrübelerini ve hayat kavrayışını berraklaştırır, ufkunu genişletir. Hümanizmin yaşayan formu, onu Halk Cephesi’nin politik şiarlarını desteklemeye ve politik hümanizminin bilincine varmaya yatkın hale getirir. Kitlelerin ruhu, realist edebiyatın dolayımıyla, insan tarihinin büyük, ilerici ve demokratik çağlarını idrak kabiliyetine kavuşur. Böylece kitleler, Halk Cephesi’nin temsil ettiği yeni devrimci demokrasiye hazırlanırlar. Anti-faşist edebiyat bu toprağa ne kadar derinden kök salarsa, iyi ile kötünün karşıt tiplerini, öykünülecek ve nefret duyulacak örnekleri yaratmakta o kadar başarılı olur – halk arasında uyandırdığı yankı da o ölçüde büyür.

[…]

Halkın yaşamıyla canlı bir ilişki kurmak, kitlelerin tecrübelerini ilerici bir tarzda geliştirmek – edebiyatın önündeki büyük toplumsal görev budur. […]

Halk Cephesi, gerçek bir popüler edebiyat için çabalamak anlamına gelir; insanın, tarihin akışı içinde kendine özgü bir yol izleyerek gelişen kendi halkının hayatının her yönüyle çokyönlü bir ilişki kurması demektir. Halkın hayatından çıkabilecek, ve ilerici güçleri yeni, politik açıdan etkili faaliyete sevk edebilecek ilke ve şiarları bulmak demektir. Halkın tarihsel kimliğini anlamak, elbette insanın kendi tarihine eleştirel olmayan bir bakışla yaklaşması demek değil – tersine, böyle bir eleştirellik, kendi tarihine gerçekten vâkıf olmanın zorunlu sonucu. Zira hiçbir halk, hele ki Almanlar, ilerici demokratik güçleri mükemmel bir biçimde ve hiçbir aksaklık olmadan tesis edememiştir. Fakat eleştirinin de, tarihin gerçekliklerini tam bir isabet ve derinlikle kavramaya dayanması gerekir. Gerek politika gerek sanat alanında ilerlemenin ve demokrasinin önündeki en ağır engelleri emperyalizm çağı yaratmış olduğuna göre, bu dönemin –politik, kültürel ve sanatsal– dekadan tezahürlerine dair keskin bir analiz, gerçek anlamda popüler kültüre ulaşmak için elzemdir.



[1] Georges Cuvier (1769-1832). Evrim kuramlarını reddeden Cuvier’ye göre her jeolojik çağ bir felaketle sona eriyor, her yeni çağ da bir göç ve yeniden oluşumla başlıyordu – e.n.

[2] H. J. Chr. von Grimmelshausen (ykl. l621-1676). Bir Safdilin Maceraları (1669) başlığını taşıyan, Otuz Yıl Savaşları’nda geçen pikaresk romanı, 17. yüzyıl Alman edebiyatının en önemli eserlerindendir – e.n.

[3] “Bırakalım bu dünyanın Eisler’leri...” cümlesindeki çoğul ifade, Brecht’i küçük bir düzeltme yazmaya sevk etmişti: “Das Wort’taki ekspresyonizm tartışmasında kavganın harareti yüzünden arada kaynayan bir konuda küçük bir düzeltme yapmak gerekiyor. Lukács, dostum Eisler’i, tabir-i caizse paspas gibi çiğnemiş, bu arada kendisi hiç de öyle beti benzi atmış sanatçı tiplerinden değildir. Anlaşılan Eisler, bir iradenin vasilerinden beklendiği gibi kültürel mirasa sofuca hürmet göstermekte kusur etmiş. Onun yerine bu mirasın altını üstüne getirmiş, ama içindeki her şeyi almaya da yanaşmamış. Bir sürgün olarak, yanında bir yığın eşyayla dolaşacak hali olmayabilir. Fakat olayın biçimsel yönleri üzerine bir çift kelam etmem mazur görülebilir. Bir şeyler yaptıkları veya yapmadıkları varsayılan birtakım ‘Eisler’ler’den dem vurulmuş. Kanımca, Lukács’lar, müzisyenlerimiz arasında tek bir Eisler varken böyle çoğul ifadeler kullanmaktan imtina etmeliler. Eisler’in kitleler için yazdığı şarkıları sahiplenen beyaz, sarı ve siyah ırktan milyonlarca işçi de şüphesiz benimle aynı fikirde olacaktır. Ama bunun yanında, Eisler’in eserlerini el üstünde tutan sayısız müzik uzmanı da var – onlara göre Eisler, bu muhteşem şarkılarında Alman müziğinin kültürel mirasını hem temel alıyor hem de geliştiriyor; ve bu uzmanlar, zamanında yedi Yunan şehrinin tek bir Homeros’u paylaşamayıp kendilerine mal etmek için kavga etmeleri gibi, sürgündeki Almanların da yedi Eisler’leri olduğunu iddia ettiklerini görseler şaşarlar”. Lukács, bu makaleyi kitap halinde (Aufbau, Berlin 1948) yayınlanmak üzere gözden geçirirken cümleyi şöyle değiştirir: “Bırakalım Eisler ve Bloch...”; Probleme des Rea- lismus’un (Luchterhand 1971) 4. cildinde ise aynı cümle “Bırakalım Eisler...” olur – e.n.

popüler kültür