Politik Yenilginin Ardından Hayata Tutunmak

 

Jonah Who Will Be 25 In The Year 2000 adlı filmde Madeline (Myriam Mézières) ve Max (Jean-Luc Bideau)

 

John Berger kendini eleştirmen olarak görmüyordu. Söyleşilerde bu sıfatla anıldığında genellikle itiraz eder, hikâye anlatıcısı olarak tanımlanmayı tercih ettiğini söylerdi. Bu, bariz birtakım sebeplerden ötürü doğru bir tanımlamaydı da. New Statesman’de bir süreliğine eleştirmen olarak çalıştıktan sonra, 1959’da düzenli olarak sergi eleştirisi yazmayı bırakmıştı. Ömrünün geriye kalan 50 küsur yılında çok farklı biçimlerde eserler verdi: roman ve öykü, şiir ve tiyatro oyununun yanı sıra televizyon için belgesel ve film senaryosu yazdı, görsel sanatçılarla ortaklaşa eserler üretti. Berger, 1973 yılında Fransız Alpleri’nde bulunan Quincy adlı bir köye taşındı ve ömrünün geri kalanını burada geçirdi. Fotoğrafçı Jean Mohr ile ortak çalışmalarının ürünü olan ve Batı Avrupa’nın endüstriyel merkezlerinde yaşamaya zorlanan göçmen işçileri konu edinen Yedinci Adam adlı kitabı tamamladıktan sonra, köylülerin yaşamından fazlasıyla kopuk olduğunu ve bu koşullar altında onlar hakkında daha fazla yazamayacağını hissetti. Çareyi, onlarla beraber yaşamakta buldu.  

Berger, paldır küldür bir yere dalıp, istediğini aldıktan sonra da ortalıktan kaybolacak türde bir yazar değildi. Yıllar sonra, Quincy’ye taşınmasını bir mecburiyet olarak tanımlayacak ve bunu hikâye anlatıcılığıyla ilişkilendirecekti. New York Times’a verdiği bir röportajda şöyle diyordu: “Eğer bir yere aitsem, orası burası.”

 

Şehri özlemiyorum; en azından oradaki sosyal yaşamı özlemediğim kesin. Şehirde insanlar eğlenmek için partilere gider ve karşılıklı fikir alışverişinde bulunurlar. Fikirler... Burada ise, insanlar rahatlamak için biraraya gelip içer, kâğıt oynar ve şarkı söylerler. Ve tabii ki hikâye anlatırlar.

 

Berger’i, İsviçreli yönetmen Alain Tanner’la buluşturan da hikâye anlatıcılığının gücüne duyduğu bu çekim olacaktı. Berger, Sight & Sound dergisi için Tanner’ın Nice Time (1957) adlı filmi hakkında bir eleştiri yazısı kaleme aldıktan kısa bir süre sonra ortak arkadaşları Lindsay Anderson’ın aracılığıyla Tanner’la tanıştı. Farklı çevrelerden gelmelerine rağmen bu iki adamı birbirine bağlayan bir ortak nokta vardı: İkisi de giderek politikleşiyor ve buna bağlı olarak alışılagelmiş çalışma tarzlarının dışına çıkmaya çalışıyorlardı. Tanner ve Berger sürekli temas halinde kaldılar ve sonunda bir dizi projede birlikte çalıştılar. Bu projelerden en önemlisi, La Salamandre (Semender, 1971), Middle of the World (Dünyanın Ortası, 1974) ve Jonah Who Will Be 25 in the Year 2000 (2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1976) başlıklı filmlerden oluşan üçlemeydi; bu filmler, radikal mücadelenin yenilgilerine ve uzak gelecekteki umut ışığına melankolik bir bakış atıyordu.  

Berger ve Tanner’ın politik filmleri, 1968’in ardından diğer sanatçıların ürettiği eserlerden belirgin bir şekilde ayrılıyordu. Berger, Tanner’la ortak çalışmaları hakkındaki düşüncelerini paylaştığı bir röportajda, Jean-Luc Godard’ın filmleri ile kendi yaptıkları filmleri karşılaştırmış ve bir kez daha hikâye anlatıcılığı meselesine dönmüştü. 1980’de Cineaste Magazine’e verdiği bir röportajda şöyle diyordu:

 

Bence Godard zamanımızın en büyük sinema eleştirmenlerinden biri; ama, çoğu film eleştirmeninden farklı olarak, eleştirilerini kelimelere dökmektense, bir sanat türü olarak sinemanın eleştirisi olan filmler yapıyor. Alain [Tanner] ise, her şeyden önce, bir hikâye anlatıcısı – bu, bambaşka bir iş.      

 

Burada söylenmek istenen, Berger ve Tanner’ın filmlerinde politikanın daha dolambaçlı yollardan açığa çıktığıydı. Godard’ın filmleri giderek daha çatışmacı ve dogmatik bir tona bürünürken, Berger ve Tanner’ın toplum eleştirileri, Dave Kehr’in deyişiyle “düşünmeyi ve gözetmeyi” biraraya getiren hümanist anlatılar içine yedirilmişti.     

 

 

La Salamandre adlı filmin başkarakteri Rosemonde (Bulle Ogier)

 

Berger ile Tanner’ın birlikte yaptıkları ilk uzun metrajlı film La Salamandre, amcasını öldürmeye teşebbüs ettiği söylenen Rosemonde adında bir kadın işçinin hikâyesinden hareketle bir televizyon programı yazmak için biraraya gelen (biri gazeteci, öbürü romancı) iki yazarı konu alır. Rosemonde, Berger ve Tanner’ın ilk toplumdışı kadın karakteridir: onu salt bir işçi ya da cinsel obje olarak gören bu dünyaya isyan halinde, bir işten ötekine savrulup durur. Yazarlar onu kafalarında sabit bir yere oturtmaya çalışırlar ama Rosemode onların safdilce tanımlamalarına sığmaz. Proje için yaptıkları bir söyleşi sırasında yazarlardan birine “Tam olarak normal değilim,” der; “En azından insanlar öyle söylüyor.”  

Fakat, Berger ve Tanner’a göre Rosemonde’un dönüşümü, 1968-sonrası özgürlüğü simgeliyordu. Ve böylece, bu karakter, Berger ve Tanner’ın sonraki filmlerindeki kahramanların modeli haline geldi: Politik durağanlık döneminde, kolektif mücadeleden yalıtılmış bir şekilde yapayalnız kalan bu karakterler, politikayı, burjuva toplumunda ve denetim güçlerinde açtıkları gediklerde bulurlar. Middle of the World’un açılış sahnesinde, anlatıcı, hayal kırıklığının apolitikliğe yol açtığı bu tarihsel ânı, “normalleşme” dönemi olarak adlandırır. Hâlâ umut vardır; ama massedilmiştir. Kim olduğunu bilmediğimiz bir kadın anlatıcının ağzından şu sözleri duyarız: “Yalnızca kelimeler, tarihler ve mevsimler değişiyor. Geri kalan her şey aynı kalıyor.” Biz bu duruma, İsviçre’nin kırsal bir bölgesinde garsonluk yapan Adriana’nın hikâyesi üzerinden tanıklık ederiz. Bir yandan içki servisi yaparken bir yandan ona musallat olan adamları başından savuşturur. Kafede çalışan daha yaşlı bir kadın Adriana’ya politik tartışmalardan uzak durmasını salık verir; “çünkü politika ile iş asla karışmaz”. Çok geçmeden Adriana, Paul adında evli bir politikacıyla aşk yaşamaya başlar.

 

 

Middle of the World adlı filmde Adriana (Olimpia Carlisi) ve Paul (Phillippe Léotard)

 

Berger ve Tanner, tıpkı Rosemonde’unki gibi Adriana’nın hikâyesini de bir kendini gerçekleştirme hikâyesi olarak sunarlar. Paul’la ilişkileri ilerledikçe, Adriana geleceğinin kendinden habersiz hazırlanmakta olduğunu fark eder. Bu gelecekte, onun gibi kısıtlı imkânlara sahip bir kadının hayattan umabileceği her şey vardır: iyi huylu bir adam, evlilik ve bir yuva. Paul, politik kariyerini tehlikeye atma pahasına karısıyla boşanmaya karar kılmıştır. Yeni bir hayata başlayacaktır; bir öncekinin izdüşümü olan bir hayat... Ama, Adriana tuzağa düşmez. Paul’un tahayyül edebildiği yegâne geleceğe razı gelmez; Paul’un orta sınıf yaşamın kolaylığına ve konforuna duyduğu özlem tarafından harcanmayı reddeder. Bir seçeneği vardır ve seçimini yapar.

Berger ve Tanner’ın uzun metrajlı filmleri, esas itibariyle, toplumsal sınıf hakkında filmlerdir. Politik yenilginin ardından hayata tutunmaya çalışan karakterler, her an her yerde kendini hissettiren ve insanı ezen değer sistemine karşı koymanın yeni yollarını ararlar. Berger da benzer bir süreçten geçiyordu. Quincy’ye taşındıktan sonra, yoksullara ve işçi sınıfından insanlara eserlerinde giderek daha çok yer vermeye başlamış ve konu edindiği hayatların hakkını verebilecek bir form arayışına girmişti. Bu arayışın sonucunda, ortaya Into Their Labours üçlemesindeki yalın dil ve geleneksel anlatım tarzı çıktı. Berger’a göre, Tanner o sıralarda tam aksi istikamette yol alıyordu: “Daha deneysel bir anlatım tarzı”na sahip “daha gevşek yapılı” filmler yapmak istiyordu. Bu iki zıt tutum arasındaki gerilimden, birlikte yaptıkları son film olan Jonah Who Will Be 25 in the Year 2000 doğdu. 

Jonah, Berger ve Tanner’ın çalışmaları arasında en açıktan politik olanıdır. Filmde, bir grup eski radikalin hikâyesi anlatılır: aralarından biri, radikal fikirlerini köyün çocuklarına aşılamaya çalışan bir öğretmen olmuştur. Bir diğeri, bir çiftlikte çalışmaktadır; karısı ise bir çocuk beklemektedir. Çiftliğin sahipleri, kimyasal madde kullanmadan ürettikleri ürünleri köy pazarında satarlar. Musahhih olarak çalışan eski bir gazeteci boş vakitlerinde arsa spekülatörlerini kandırır; bu arada da tantrik cinsellikte radikal bir potansiyel keşfeden bir kadınla tanışır. Kasiyer olarak çalışan genç bir kadın, yaşlılara ve yardıma muhtaç insanlara indirim yapar. Film, bu grup arasındaki uzun sohbetlere odaklanan tek plan çekimlerden oluşur. Gerçekçi anlatı, ara ara, rüya sekanslarıyla, haber görüntüleriyle ve anlatıcının sesiyle bölünür.   

Filmdeki karakterler biraraya gelip bir tür ortak yaşam alanı kurarlar ve küçük eylemleriyle de umudu canlı tutabileceklerini fark ederler. Peki ama, bu eylemler dünyayı değiştirmeye yetecek midir? Filmin merkezinde bu soru yatar. Geleneksel dünya, karakterleri radikal hayallerinden vazgeçmeye zorladıkça, gelecek hayalleri Jonah adında küçük bir çocukta tecessümünü bulur. Filmin merkezindeki imgelerden biri, karakterlerden çoğunun betimlendiği bir duvar resmidir. Görüntüleri ve değerleri tarihe kazınmıştır. Fakat, zaman içinde bu resim silikleşmeye başlar. Son sahnelerden birinde, genç Jonah’yı bir zamanlar radikal öğrenciler olan karakterlerin resmedildiği bu duvarı tebeşirle karalarken görürüz. Bundan ne sonuç çıkaracağınız ne ölçüde kinik olduğunuza bağlı olabilir. Jonah geçmişi siliyordur belki ve siz de bu yitip giden geçmişin ardından kasvetli bir gelecek görüyorsunuzdur; bu bakış açısına göre, Jonah, ailesinin ve onların arkadaşlarının reddettiği her şeyin temsilcisidir. Öte yandan, Jonah’nın yeni bir geleceğe işaret ettiğini de düşünebilirsiniz. Belki de, (Geoff Dyer’ın bir defasında Berger’ın yazıları hakkında söylediği gibi) Jonah da “haritaları yeniden çizmeye” çağırıyordur bizi. Bir ateş söndüğünde, bir başkası yanmaya başlar.  

 

 

 

Craig Hubert’in 11 Temmuz 2017’de Hyperallergic’te yayınlanan “John Berger and Alain Tanner’s Films About Life After Political Failure” başlıklı yazısından kısaltılarak çevrilmiştir.   

John Berger