/ Pasajlar / Şiir ve Direniş

Sürrealist şair ve devrimci militan Benjamin Péret, André Breton’la birlikte sürrealist hareketin kurucularından biridir. İspanya Devrimi sırasında önce POUM’da (Birleşik Marksist İşçi Partisi) ardından anarşist Durruti’nin tugayında savaşır. 1940 yılında Vichy yönetimi tarafından tutuklanır. Serbest bırakıldıktan sonra Meksika’ya iltica eder. Burada yayınladığımız iki söyleşinin ilkinde gönderme yapılan Şairlerin Onursuzluğu panflesinde Péret eski sürrealistler Louis Aragon ve Paul Éluard'ın “bir ilaç reklamının lirik düzeyini aşmayan” antifaşist direniş şiirlerini yerer ve bu propaganda sanatının, bu “faydalı” şiirin şiir olmaktan çıktığını vurgular.[1] İkinci söyleşide tutsaklık günlerinde yaşadığı olağanüstü bir şiirsel deneyimi anlattığı, esasen İngilizce yayınlanacak bir Latin Amerika mit ve masalları derlemesine yazılan önsöz, Meksika’da sürgünde bulunan Péret’nin Breton, Magritte, Aimé Césaire, Max Ernst, Leonora Carrington, Marcel Duchamp, Wifredo Lam gibi dostlarının inisiyatifiyle New York’ta 1943’te anadili olan Fransızcada “Söz Péret’de” adıyla yayınlanır.[2]

Söyleşiler, BENJAMIN PÉRET, la voix du poëte kaynağındaki ses kaydından tercüme edilerek metne aktarılmıştır.

  

Benjamin Péret, Man Ray, André Breton (1955)

 

Sunucu: Sayın Benjamin Péret, altı yıl sonra tekrar Fransa’ya döndünüz. 1942’de gitmiştiniz yanılmıyorsam. Bugün Fransa’daki edebiyat hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle de büyük insanımız Sartre hakkında.

Benjamin Péret: Sartre’ı pek iyi bilmiyorum açıkçası, çünkü Meksika’da Fransızca kitaplar zor bulunuyor. Yalnızca iki romanını biliyorum, Bulantı ile Özgürlük Yolları. Bulantı tam da başlığıyla uyumlu, okunması imkânsız bir şey.

Bulantıya kapılmayı reddettiniz yani?

Hem de gayet güçlü biçimde reddettim.

Peki ya Özgürlük Yolları?

Özgürlük Yolları ölümcül derecede sıkıcı.

O zaman Sartre’ın sizin için pek…

Yani şimdiye kadar okuduklarım daha ötesine gitmeye pek teşvik etmiyor.

Peki Meksika’da bir etkisi var mı?

Hiç yok.

Peki sürrealizmin?

Çok daha fazla…

Peki ne düşünüyor, neyle ilgileniyor Meksikalılar?

Meksikalılar çoğunlukla hatta yalnızca Meksika’da olup bitenle ilgileniyor.

Anladım. Peki, Meksika’dayken Şairlerin Onursuzluğu isimli bir metin yazdınız. Burada [Alman işgaline karşı Fransız] direniş şiirine şiddete saldırıyordunuz. Bu konudaki tavrınız hâlâ aynı mı?

Kesinlikle fikrim değişmedi. Bana göre bu boş direniş şiirinin, ki şiir kelimesini tırnak içine almak gerekir, ne şiirle ilgisi var ne de direnişle.

O halde direniş şairlerinin ne yapmasını isterdiniz?

Ya şiir yazsınlar ya direnişe katılsınlar, isterlerse ikisini de yapsınlar ama birbirine karıştırmadan.

Elde taramalı tüfekle veya kalemle mücadele etmelerini mi isterdiniz?

Bu onların kişisel zevkine bağlı ama bence direniş milliyetçi değil devrimci bir yönelim almalıydı. Sonuçta ben burada kalsaydım yapacağım bu olurdu.

Yani İspanya’da anarşist tugaylarda olduğunuz zaman gibi.

Evet, kesinlikle.

[…]

İkinci Dünya Savaşı yolunuzu Meksika’ya düşürdü ancak öncesinde birincil düzeyde önem taşıyan bir şiirsel deneyim yaşadınız ve kimi arkadaşlarınız “Söz Péret’de” adıyla bunun hikâyesini anlatma inisiyatifini aldı. 1940 yılında Fransa’nın Rennes şehrinde siyasi nedenlerle tutuklu bulunuyordunuz.

Evet karanlık bir dönemdi. Yüksek düzeyde bir gözetim rejimine tabiydim, dışarısıyla hiçbir iletişimim yoktu. Kitap okuma imkânım yoktu, tamamıyla gardiyanların zalimliğine terk edilmiştim. Hücremde bir o yana bir bu yana yürümekten başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Sonra da yere uzanıyordum çünkü gün içinde yatağa –tabii yatak denirse– uzanmam yasaktı. Camlar maviye boyanmıştı. Böylece ilk gün, bu alelacele boyanmış camlarda, sürrealist dekalkomanileri andıran bir dizi leke gördüm. Çeşitli sahneler canlanıyordu gözümde. En sık gördüklerim, şaha kalkan bir at, tarih dersi kitaplarından aklımda kaldığı kadarıyla I. François’nın portresi ve bir tropikal orman parçası, ki sağ alt kısmında kelebekler saçan bir peri vardı. Sağdaki son camda 22 sayısını gördüm. Hemen o an, bir ayın 22’sinde serbest bırakılacağımı anladım. Ancak hangi yıl ve ay olacağına dair bir fikrim yoktu. Sahneler her gün yer değiştiriyordu, kimi zaman yenileri beliriyordu. Ama 22 sayısı hep görünür durumdaydı, ta ki bir bomba hem camları hem gardiyanları ortadan kaldırana kadar. Ama maalesef gardiyanlar sadece o gün için kaybolmuştu. İki ay sonra serbest bırakılıyordum, ayın 22’siydi. Bunu ancak ertesi gün öğrendim çünkü tutsaklığım sırasında günlerin hesabını kaçırmıştım.

Kısa bir süre sonra, işgal bölgesinin sınırını gizlice aşıp Marsilya’ya yerleştiniz.

O zamanlar Marsilya tahayyül edebileceğiniz en nefes alınmaz şehirdi. Her türden polis birimi terör uyguluyordu. Öyle ki aynı gün içinde üç kere gözaltına alındığım oldu. Bununla birlikte, dört bir yanı saran korkaklığın ortasında kelimenin tam anlamıya bir vaha teşkil eden bir isyan adacığı bulunuyordu. Ne var ki orada ancak kaçakçılarla zenginlerin yemek yiyebildiği çekilmez bir hayat olduğundan, İspanyol Devrimine katılmış olmamdan ötürü karşıma çıkan Meksika’ya gitme fırsatını değerlendirdim. Ekim 1941’de Marsilya’dan ayrılıp Kazablanka’ya geçtim, bir ay sonra da bir Portekiz gemisine bindim...



[1] Bkz. Uraz Aydın, “Mutlak Açı: Sürrealizm ve Devrimci Politika”, https://www.e-skop.com/skopdergi/sunus-mutlak-aci-surrealizm-ve-devrimci-politika-uzerine/2384

sanat ve direniş, Sürrealizm, pasajlar