Paris Yanıyor

4/10/2017 / skopbülten / Ezgi Bakçay

Pink: Neden ben pembeyim?

Joe: Çünkü sen bir ibnesin!

Pink: Neden herkes kendi rengini kendi seçmiyor?

Joe: Asla. Bunu bir kez denedik, yürümedi. Sonuçta Mr. Black kim olacak diye kavga eden dört adamdan başka birşey olmadı. Bu yüzden ben seçiyorum. Bay Pembe sensin...

Quentin Tarantino, Rezervuar Köpekleri

 

Modanın toplumsal işlevi nedir? Giysiler aracılığıyla yaratılan imgelerin bedenler tarafından sahnelenmesi, performe edilmesi anlamında moda toplumsal rollerin şekillenmesinde ve dağılımında nasıl bir rol oynar? Şu ya da bu giysinin, markanın, kumaşın, desenin, dokunun ya da rengin, beden üzerinde taşınmak için seçilmiş olması kimliğin kurulumunda ne derece belirleyicidir? Toplumsal cinsiyetin inşasında, cinsiyetlerin tanımlanmasında moda nasıl bir rol oynar? Günümüzde “endüstriyel moda, kadınların hiçbir zaman yeterli olmadığını ve endüstri tarafından oluşturulan standartlara göre her zaman kendini geliştirmesi gerektiğini dikte eder.”[1] Bununla birlikte modanın ürettiği kodları temellük ederek, çalıntılayarak veya saptırarak giyinmeye ya da soyunmaya dair belli bir tür tavır almanın özgürleştirici potansiyelinden söz edemez miyiz? Bir giysinin dikilmesi, giyilmesi, çıkarılması ya da yırtılması her zaman tahakkümü ifade etmez. Bedeni sımsıkı saran politik bir kurgu olarak moda kimi durumlarda eleştirel potansiyelleri harekete geçirebilir. Alt-kültüre, karşı-kültüre ve sanata ait birtakım pratiklerin giysiyi bir direniş aracına dönüştürdüğü pek çok örnek düşünebiliriz. Peki bu sınır aşıcı, muhalif pratiklerin belli toplumsal kategoriler için “moda olmaları”, moda tarafından temellük edilmeleri, modayı yenilmez olanı yiyen bir canavara dönüştürmez mi? Moda olan bir giysinin hâlâ karşı-kültüre ait olduğunu söyleyebilir miyiz? Sanat alanında “moda olan” bir tavrın hâlâ (anestezinin karşıt anlamıyla) “estetik” değer taşıdığını iddia edebilir miyiz? Bu yazı, koyduğu kuralı kendi bozan, tek ilkesi geçicilik olan modanın çoğul ve hatta karşıt anlamlarına bakış atıyor. Sanatta,  karşı-kültürde, aktivizmde ve gündelik hayatta “iktidarın dikiş yerlerinde” modayı arıyor.

 

Moda Bir Savaş Alanıdır

Paolo Pasolini 1963 tarihli Öfke (La Rabbia) adlı filminde Norma Jeane’e yazdığı ağıtı seslendirir. [2] Film, o küçük sarışın kızdan Marilyn Monroe’yu yaratan tarihyazımını sorgular. Pasolini’ye göre güzellik tarih yazanların ganimetidir. Tarih zenginlerin tarihidir. Zenginliğin sahibi olan sınıf, güzelliğin de sahibi olan sınıftır. Tarih güzelliğin tarihidir. Bu durumda moda egemenlerin bedenlere yazdığı tarihin görsel tutanağıdır. Moda küçük kız kardeşimizden içi boş bir nesne olarak Marilyn Monroe’yu yaratmıştır. Onu öldüren de budur. Benjamin Pasajlar’ın modayla ilgili ünlü paragrafına, Leopardi'nin “Moda ile Ölüm Arasındaki Diyalog”undan bir alıntıyla başlar. "Moda: Bay Ölüm! Bay Ölüm”. Moda ölüme hizmet eder. İnorganik dünyanın cinsel çekiciliğinin ürünü fetişizm, modanın can damarıdır. Metalaşan insandan geriye, güzel bir kabuk kalır. Pasolini’nin sinemayla yapmaya çalıştığı, egemen tarihin ganimeti haline gelmiş güzelliği geri almaya çalışmak, o sarışın kabuğa yaşamı geri vermektir.

Aslında moda Norma Jeane’e yaptığının bir biçimini biz sıradan insanlara da yapar. Moda toplumun bireye dokunduğu yere tutunur. Aslında her biri birbirinden farklı olan bedenlere sınırlar, form ve ritim verir. Böylece bedenler arasındaki mesafeleri ve farkları belirler. Onları toplumsallığa teğeller. Bu nedenle tarih boyunca toplumsal denetimin etkili aracı olarak işlev görmüştür. Cennetin Adem ve Havva’nın üzerlerinde hiçbir şey olmadan mutluluk ve barış içinde yaşadıkları bir yer olduğu düşünülürse, moda ilk günahın ürünüdür. Ve moda “bir savaş alanıdır.” İncir yaprağından burkaya, gösterme ya da örtme taktiklerinin sergilendiği bu savaş alanının merkezinde kadın bedeni durur.  

 

 

 

 

Bazı imgeler, dünyamızı anlamlandıran imgeler zincirini kesintiye uğratır. Bu imgeler belleğimizde karanlığa gömülü başka pek çok imgeye ışık düşürecek biçimde bir an alev alır. Anlık parlaklıkları algının tanıdık ufkunu kalıcı olarak değiştirir. IŞİD işgali altındaki bölgelerden kaçmayı başaran Êzidî kadınların, IŞİD'in giymeyi zorunlu kıldığı çarşafları çıkarırkenki görüntüleri bu tür imgelerden biriydi.[3] Kara çarşafın altından, deri değiştirir gibi kıvrakça çıkan kadınların parlak renkli basma elbiseleri kolektif belleğe birer isyan bayrağı gibi yerleşti. Gezi Parkı eylemleri sırasında zarafetleriyle birer ikona dönüşen kırmızı ve siyah elbiseli kadınları düşünelim. Zarafete dair mevcut imgelerle örtüştükleri, fakat beden performansları sırasında bu imgelerin bağlamını bütünüyle değiştirdikleri için akıllarda yer etmişlerdi. Marilyn Monroe’ya biber gazı sıkıldığını, Audrey Hepburn’e tazyikli suyla müdahale edildiğini düşünün. Her iki durumda da kültür endüstrilerinin ve modanın ürettiği zarafet sembolleri, fetişleştirilmek üzere koparıldıkları tarihsellik içine geri döner ve ebedi birer pırıltıya dönüşürler. Paolo Pasolini’nin sinema aracılığıyla Marilyn Monroe’ya yapmaya çalıştığı şeyi, politik eylem anında çekilmiş birkaç fotoğraf gerçekleştirir. Sonuçta güzellik egemenlerin ganimeti olmaktan kurtarılmış olur. Belki de kırmızı bir elbisenin dalgalanması binlerce slogandan daha kalıcı bir etki yaratmıştır. Walter Benjamin’in dediği gibi “ebedi olan her halükârda bir fikirden çok, kıyafet üzerindeki bir buruşluktur”.[4]

 

 

 

Güzelliğin Biyo-İktidarı

Buradaki örneklerden, ne açılmanın ne de güzelliğin tarih dışı bir bağlamda özgürleştirici olduğu fikri çıkmamalıdır. Örtülü Müslüman kadın ve onun karşıtı, bakımlı Batılı kadın, jeopolitik rekabetleri yürütmek için kullanışlı bir klişedir. Sömürgecilik ve güzellik arasındaki ilişkiye dair pek çok örnek bunu açıkça kanıtlar: 13 Mayıs 1958’de Cezayir’deki Fransız otoriteler, Cezayirli kadınların kamusal alanda türbanlarını çıkarıp yaktıkları bir gösteri düzenledi. Cezayirli kadınlara “Güzel değil misiniz? Açılın!” (1958) diye seslenen sömürgeci dil, güzelliği kendi ganimeti olarak gören egemen Batılı anlayışın doğrudan ifadesiydi.[5] Bu olay muhtemelen Cezayir Devrimi’nin Beşinci Yılı (1959) başlıklı kitabının ilk bölümü olan Açılmış Cezayir’i (Algeria Unveiled) yazarken Frantz Fanon’nun da aklını meşgul etmekteydi.[6] Açılmış Cezayir sömürgecilik karşıtı mücadelede modanın kullanımına dair unutulmaz metinlerden biridir.

Minh-Ha T. Pham “Terör Çağında Moda Hakkı” (The Right to Fashion in the Age of Terror) başlıklı makalesinde güzellik ve modanın Amerikan ulusal çıkarları için nasıl silah olarak kullanıldığından söz eder. “Teröre karşı savaşta” güzellik egemenlerin yeryüzünün lanetlilerine karşı kullandığı bir silahtır. 2001’de Afganistan işgali sırasında Amerikan ordusunun öncelikli stratejilerinden biri giysiler üzerinde tahakküm kurmak olmuştur. Ayrıca 11 Eylül sonrası Afganistan’da açılan “Kabil Güzellik Okulu” (The Kabul Beauty School)[7] örneği dikkate değerdir.[8] Okul Sınır Tanımayan Güzellik adlı bir sivil toplum kuruluşunun girişimidir. Esas olarak Amerikan moda ve kozmetik sektörü tarafından fonlanmaktadır. Sömürge halklarından pazar yaratmayı hedefleyen proje aynı zamanda Batılı güzellik standartlarının sömürgeleştirme aracı olarak kullanılmasına dair çarpıcı bir örnektir. Buna güzelliğin biyo-iktidarı diyebiliriz.[9]

Tam bu noktada durup Ninar Esber’in şarkısını dinlemek gerek. Genç kadın Kahire’de bir kenar mahallede, köhne bir evin çatısına çıkıyor. Saçında esmerliğini daha da belirginleştiren beyaz bir çiçek, üzerinde kırmızı saten bir elbise var. Kış gecesinin karanlığı hoparlörden yükselen sesiyle aralanıyor. Beyrut doğumlu Ninar Esber Kahire’ye Arapça Marilyn Monroe şarkısı söylüyor: I sang I wanna be loved by you.[10]

 

Moda yalnızca bir “zaman ölçüsü” değildir; aynı zamanda özne ile nesne arasında meta üretiminin “yeni” doğasının bir sonucu olan değişmiş ilişkiyi cisimleştirir. Modada metaların fantazmagoryası deriye sıkı sıkıya yapışır – tene en sıkı baskıyı uygular. (...) Giyim özne ile nesne, birey ile evren arasında, sözcüğün en gerçek anlamıyla sınır çizgisindedir.[11]

 

Hiçbir zaman demode olmayan tek şey vardır: değişim. Şıklık denen arzu nesnesi ele geçirildiği anda çoktan solmaya bağlamıştır. Yenilik, malın kullanım ve değişim değerinden de öte bir sembolik değerdir. Kapitalist kültürün fantazmagorisi lüksün ve modanın başkenti Paris’te kurulmuştur. Modern kentin bulvarları birer podyumdur. Benjamin’in, 19. yüzyılda modern kent kültürünün oluşumunu ele aldığı Pasajlar’da söylediği gibi: "Mal denilen fetişe hangi dinsel tören kurallarıyla tapılacağını moda saptar." Modern sanat da işte tam burada, geçiciliğin kalbinde filizlenmiştir. Zaten Charles Baudelaire’in ünlü tanımıyla modernite ile kastedilen “bir yarısı sonsuz ve değişmez olan sanatın, gelip geçici, ele avuca sığmaz, koşullara bağlı olan diğer yarısıdır.”[12] Modernite bağlamında moda, tarih boyunca olduğundan daha büyük bir güç kazanmıştır: Gündelik yaşamın hızı içinde anlık bakışlar karşısında kimlikleri üretmenin çarpıcı gücü.

 

Giysiye yani modern kahramanın kabuğuna gelince… bu giysinin kendine özgü bir güzelliği ve çekiciliği yok mu? … Bu çağımızın gereksindiği giysi değil mi? Çünkü bizimkisi acı çeken, kapkara ve zayıf omuzlarında sonrasız bir hüznün simgesini taşıyan bir çağ. Siyah giysi ile redingot…[13]

 

Şair o muhteşem güzelliğin ortaya çıkışından alınan zevki, kadının elbisesinden ayırmaya nasıl cüret eder?[14]

 

Charles Baudelaire bir moda teorisyeni olarak çağının insanlarını omuzları üzerinde taşıdıkları giysiler üzerinden anlamayı başarmıştır. Kadını ve kadının güzelliğini de makyaj, kostüm ve öğrenilmiş tavırlar üzerinden açıklayarak, imal edilen bir şey olarak tanımlamış, dünyevileştirmiştir. Kimliğin performatifliğine yaptığı vurgu devrimci nitelik taşır. Yine de feminist perspektiften bakıldığında Baudelaire’in moda teorisi kusurlarla doludur. Modern dünyada kadın giderek nesneleşirken zarif ve gösterişçi “dandy” mertebesi sadece erkeklere bahşedilmiştir. Kadını süslü bir bebeğe dönüştüren eril beden ve giysi ilişkisine moda dünyasından karşı çıkışın 20. yüzyılda Coco Chanel’den geldiğini söyleyebiliriz. Kuşkusuz kadın bedenini moda aracılığıyla özgürleşmesine dair anlatılacak her hikâyede Coco Chanel’in yeri olacaktır. “Ben moda yapmıyorum, ben modayım” diyen Chanel, pantolonun rahatlığını modaya dönüştürmüştür. Buna karşın hangi etnik ve sınıfsal kategoriden olursa olsun kadın 1968’e kadar eteğin tutsaklığından kurtulamamıştır.[15] 1960’larda modayı bütünüyle değiştiren, devrimci hareketlerin kültür alanındaki zaferleri olmuştur. Bedeni belli bir tür güzellik tanımının patronajından kurtarmak, güzelliği egemenlerin elinden geri almak hak mücadelelerinin temel meselelerinden biri haline gelmiştir. Ve nihayet sokaktan bir slogan yükselir: Siyah güzeldir! 

 

Kara Panter liderlerinden Kathleen ve Eldrigde Cleaver, arkada Huey Newton'ın fotoğrafı

 

Paris Yanıyor

Karşı kültürün perspektifinden modaya baktığımızda ABD tarihinin en devrimci hareketlerinden Kara Panterler Partisi[16] kıvrak hareketlerle sahneye çıkar. Kara Panterler toplumsal muhalefetin kolektif belleğine siyah ceketleri, kara kasketleri ve Afro saçlarıyla yerleşmiştir. 60’larda “Siyah güzeldir” şiarının, kendi deyişleriyle “ritimli, erotik bir antikapitalist mücadelenin” estetik bütünselliğini yakalamış, belki de yüzden Amerikan devleti tarafından bir numaralı iç düşman ilan edilmişlerdir.[17] Ulus Atayurt, Kara Panterler üzerine Express’e yazdığı makalede Jean Genet’den şu alıntıyı yapar:

 

Beyazlar, Afro saçlar gözlerine, kulaklarına, burun deliklerine, boyunlarının, dillerinin, parmaklarının altına eriştiğinde paniğe kapıldılar. Panterler gülerek başlarının üstünde gür kıllı cinsel organlar taşıyordu.

 

70’lerin sonlarına geldiğimizde Kara Panterler’in gezdiği sokaklarda toplumsal cinsiyete dair tanımlar altüst olmaktadır. Herkesin üzerine rahat bir şeyler almasının zamanı gelmiştir artık. Voguing için sahne çoktan hazırdır. Voguing bir alt-kültür ürünü, modadan türemiş bir dans akımı olarak 70’ler ve 80’ler New York’unda Harlemli siyah gay komünitesi içinden doğar. Toplum tarafından dışlanmış yoksul queer gençler Harlem sokaklarını mesken tutmuştur. Her biri bir ailenin-evin-komünitenin üyesi olan bu gençler, toplumsal cinsiyeti bir tür performans olarak önce öğrenir sonra icra ederler. Bu isyankâr hayatın içindeki en önemli anlardan bazıları düzenli olarak gerçekleşen yarışmalı balolarda (Drag Ball) yaşanır. Ev yapımı muhteşem kostümleriyle podyuma çıkar ve ailelerini yürüyüşleri, giysileri, saç ve makyajlarıyla temsil ederler. Bu korkusuz gösteri adeta ekstazik bir başkaldırıdır. Deneyim, yetenek ve elbette moda duyarlılığı gerektiren gösteride amaç Drag Queen olarak taç giymektir. İşte Voguing bu şiddet içermeyen ama sert geçen mücadele sırasında podyumda salınan bedenlerin hareketlerinden türemiştir.

 

Harlem’de voguing. Fotoğraf: Chantal Regnault

 

Voguing, ismini kadın güzelliği ve zarafetine dair kodları üreten moda dergisi Vogue’dan almaktadır. Dolayısıyla düşmanın imgelerini kullanarak mesajları ters yüz etme anlamında bir tür “kültür bozumu”dur. Vogue kapağındaki cansız mankenler ete kemiğe bürünür. Voguing’in dünyaca tanınması, Madonna’nın bu dansı Vogue isimli şarkısının klibinde kullanmasıyla olur. Klip tüm zamanların en ünlü Voguing dansçısı Willi Ninja’yı da ünlü eder. Böylece alt-kültür ürünü olan dans popüler kültürle birleşerek milyonlara ulaşır. Zaman içinde eğlence kültürü içinde cazip bir ürün haline gelir. Diğer yandan Voguing’e sanatsal değer katan icracılar ortaya çıkar. Alt-kültür üst-kültüre göz kırpmaktadır. Bu güzergâh boyunca “muhafazakâr beyazları” şok eden “dönüştürücü” sert etkisini yitirip yitirmediğini değerlendirmek bu yazının çerçevesini aşan güçlükte bir görev.

Burada durup sizi dikiş tutmaz bedenlerin Voguing performanslarını izlemek için Jennie Livingston’un yönettiği Paris Yanıyor (Paris is Burning) belgeselini izlemeye davet ediyorum. Kulakları sağır eden queer kahkaha lüksün ve modanın başkentini, Baudelaire’in hüzünlü Paris’ini yakıp kavuruyor. Paris, Harlem’de köhne bir müzikholün adı. Podyumda güzeller güzeli siyah bir trans, kırmızı saten elbisesiyle Voguing yapıyor. Adı Marilyn.

 



[2] Şiirli Ses, Çeviren: Rekin Teksoy, Nisan Yayınlan, İstanbul, 1993.

[4] Susan Buck-Morss, Görmenin Diyalektiği, s.39

[6] https://thefunambulist.net/history/state-misogyny-frances-colonial-unveiling-history-against-muslim-women

[10] ON THE ROOFTOP OF KOM GHRAB, Performance, Cairo – Kom Ghrab, 21.12.08

[11] Susan Buck-Morss, Görmenin Diyalektiği, çev. Ferit Burak Aydar, Metis Yayınları, İstanbul, 2010, Sa. 117

[12] Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı, s. 103-104, çev. Ali Berktay, İletişim, İstanbul, 2003.

[13] Walter Benjamin, Pasajlar, s.170, çev. Ahmet Cemal, YKY, İstanbul, 2009.

[14] Rhonda K. Garelick, Dandyism, Gender, and Performance in the Fin de Siecle, Princeton University Press, 1999. "What poet would dare, in depicting the pleasure caused by the appearance of a great beauty, separate the woman from her dress?

[16] Black Panther Party, 1966’da California’nın Oakland kentinde Huey Newton ve Bobby Seale tarafından kuruldu. 1950’lerin sonu ile 1960’ların başında, Martin Luther King öncülüğünde yürütülen medeni haklar hareketinin ılımlılığı ve sınırlı başarıları karşısında daha agresif bir politika benimseyen Parti, 1970’lerin ortalarına kadar sadece ABD’de değil tüm dünyada ses getiren bir direniş modeli oluşturdu. 1970’te ABD’nin 68 kentinde Parti şubesi bulunuyor, Black Panther gazetesi ülke çapında yüz binlerle dağıtılıyordu. Dönemin FBI başkanı Edgar Hoover tarafından “en büyük iç güvenlik tehdidi” olarak tanımlanan Parti’nin dağılmasında, FBI’ın yürüttüğü yasadışı “Karşı İstihbarat Programı”nın ve lider kadrolarına yönelik suikastlerinin büyük etkisi olacaktı: e-skop, Bütün İktidar Halka: Kara Panter Estetiğinde Siyah Gücü

[17] Ulus Atayurt (2016), Okulumuz Tüm Dünyadır, Express, sayı 147.

moda