Ömer Uluç’la Söyleşi III: Aykırılık, Hız ve Denge

Ömer Uluç’un dördüncü ölüm yıldönümü dolayısıyla, sanatçının Adnan Benk, Sezer Tansuğ, Cevat Çapan ve Önay Sözer’le yaptığı söyleşiyi dört bölüm halinde yayınlıyoruz. Söyleşi ilk olarak, editörlüğünü Adnan Benk’in yaptığı Çağdaş Eleştiri dergisinin 1983 yılı Mart ayı sayısında Her Resim Bir Sorunsal’ı Çözer… ve Getirir başlığıyla yayınlanmıştır. Önceki bölüm: Ömer Uluç'la Söyleşi II: Sanatta Evrensel ve Yerel  Bir sonraki bölüm: Ömer Uluç'la Söyleşi IV: Güncellik ve Risk

 

Adnan Benk: Demek ki Ömer Uluç, senin bir resimde aradığın şey aykırılık...

Ömer Uluç: Evet, olabilir. Galiba ben doğuştan modernist bir adamım. Klasik ölçüler beni her zaman son derece sıkmıştır. Batı’daki birçok modern ressamı bile sevemiyorum. Çok fazla dengeli buluyorum. Değişik duyarlılık getiren aykırı adamlar az.

Sezer Tansuğ: Bazı rastlantılar da burada önemli rol oynuyor: sen mühendis olup Amerika’ya gitmeseydin, Akademi’ye girecektin, orada da diyelim ki Orhan Peker’in hesaplaşması gibi bir hesaplaşma içinde olacaktın.  Bir örnek vereyim: Galatasaray Lisesi’ndeyken kendisini çok yetenekli gördüğü için liseyi bırakarak Akademi’ye giden, orada üç hocanın resimlerine baktıktan sonra aralarında “Buraya gelirse bu resmi zor yapar” dediklerini duyduğu anda resimlerini kaptığı gibi Galatasaray Lisesi’ne geri dönen, liseyi bitirip, mimariye giren ve sonra da kendi başına resim yapan bir insanın, ki bu Cihat Burak’tır, bu davranışlarında, hiç şüphesiz tesadüften öte bir bilinç vardı. Aslında bu da bir tesadüf, ama bir şeyin farkına vardığı besbelli. Belki de sonraki deneyimleriyle bu anıyı pekiştiriyor. Fakat böyle bir olayla da karşılaşmıştır. Sonra bakıyorsunuz bu genç bütün o hocalardan daha büyük bir ressam olarak ortaya çıkıyor.

Ö.U.: Şimdi ben buna benzer bir şey anlatayım: ben Amerika’da akademiye gittim. Amerikan akademilerinin eğitimi bizimkinin tam zıddı. Son derece özgürlükçü. Yaratma dersi diye bir ders vardı. İri yarı bir kız kâğıtları küçük küçük keserek bir şeyler yapıyor, ufak tefek biri de koca koca kâğıtlarla bir şeyler yapıyor. Ama orada da modernizmin kurallarını görüyorsun. Orada da benim öğreneceğim bir şey yokmuş gibi geldi ve bıraktım. Ben galeri gezmeyi daha fazla önemsedim. Bizde bugün Amerika’da okumuş bazı kişiler Amerikan modernizminin doğrultusunda resimler yapıyorlar. Ondan kurtulmak da akademik resimden kurtulmak kadar güç bir olay. Dolayısıyla eğitim sistemlerinin hangisinin doğru olacağını söylemek son derece güç. İyi bir sanatçının ortaya çıkışı modern akademik resimle ve akademik resmi öğreten kurumlarla çelişkisine bağlı.

Önay Sözer: Demin sorduğun noktaya tekrar gelmek istiyorum. Sonuçta ortaya çıkan tablo şu: bir yanda modernizm, öbür yanda da Osmanlı-Türk geleneği. Baştan beri sormak istediğim şuydu: bu ikisi senin için nasıl bağdaşıyor? Bir kültür sorunu olarak sormuyorum bunu. Elbette ki kültür bunu içine alır; sana yönelik bir soru olarak soruyorum. Greco’nun aykırılıklarından söz ettin: bunun genel adı deformasyondur. Acaba sen kendi deformasyonlarından söz edebilir misin? Ve ne ölçüde, ne amaçla?

Ö.U.: Bir kere şunu söyleyeyim: ben kurallı resme karşıyım.

Cevat Çapan: Yöntem olarak değil, tutum olarak.

Ö.U.: Evet tutum olarak. Türk-İslam geleneğine gelince; gelenekler vardır, biz olsak da, olmasak da. Geleneklerle özdeşleşmek diye bir olay benim için kesinlikle söz konusu değil. Ben onlarla yaptığım resim aracılığıyla ilişki kuruyorum. Başkası bambaşka bir resim yaparak bir ilişki kurabilir. Onlar tarihin değiştiremeyeceği birtakım değerler: Osmanlı sanatı gibi, Mısır sanatı gibi birtakım sanatlar var. Bir de bizler varız. Bir de onlarla olan özel ilişkilerimiz var. Bu ilişkiler benim için bu tiptir, başkası için başka türlü olabilir. Ben onların ana kurallarına uyduğumu ve onları tekrar ettiğimi iddia etmiyorum. Bu tamamen yanlıştır. Ben kendi kurallarımı kendim resim yaparak buldum. Ve bulmaktayım.

Ö.S.: Nedir bu kurallar?

A.B.: Bunu sen ona söyleyeceksin.

Ö.U.: Bu kurallar benim resmimin içinde var. Neyse odur. Birtakım sözlere indirgenemez. Özelin genelleştirilmesi konusunda bir şey söyleyeyim: ben sanıyorum ki bir ressamın bir şeyi çizmesi özel bir görüşün genel bir görüş haline getirilmesi olayıdır. Bir buluş olayıdır. Eğer bir buluş varsa, genel nitelikler ortaya çıkar, bu da herkesi ilgilendirir. O genel şey havadadır ve kim daha önce elini uzatırsa o tutacaktır. Şöyle de diyebiliriz: kübizmin gelişi ya da Picasso’nun resmi toplumun burnunun hemen ucundaydı. Bir adım ilerisindeydi. Picasso gibi bir adam onunla ilk teması kurdu. Özel bir görüşü genel bir görüş haline getirdi. Sanatçılar özel görüşleri genelleştiren, herkes için yapan insanlardır. Biraz sonra geleceği noktayı hazırlar.

Ö.S.: Bu genel bir şey. Benim söylemek istediğim, senin özelden genele geçişin nedir?

A.B.: Resim yapması.

Ö.S.: Resim yapmak ama, sen kendi resmini nasıl tanımlıyorsun?

Ö.U.: Ben boya resmi yaparım. Diyelim ki bizden örnek verirsek Yüksel Arslan çizgi resmi yapan bir ressamdır, Ben boya resmi yapıyorum. Benim resmimde boyanın bir yeri var, bir hızı var, bir şiddeti var. Diyelim ki Francis Bacon’un resminde figür eğilip bükülür. Benimkinde figür durağandır.

 

Afrika Kraliçesi, 1976

 

Ö. S.: Maddenin hızı diyebilir miyiz buna?

Ö.U.: Hayır, boyanın hızı diyorum ben. Benim için önemli olan boya ve renk. Ben boyayla uğraşıyorum ve ancak boyayla ifade edebiliyorum. Boya üst üste yığılıyor, ama pat olmuyor. Örneğin Cihat’ın resmi daha pat bir resimdir. Ufak bir kalınlık vardır.

S.T.: Sıva gibi yani.

Ö.U.: Benimkinde ince ve hızlı sürülmüş şeyler var.

C.Ç.: Resimdeki özel öğelerin işini de renge yüklemiş oluyoruz.

S.T.: Cihat’ın kalın boya koyarak resim yapmakta çok usta olduğu söyleniyor. Herkes aynı ustalığı gösteremez.

Ö.U.: Şüphesiz. Ben Cihat’ın ustalığını tartışmıyorum, boya sürüşteki farkları koyuyorum.

A.B.: Hız dediğin ne?

Ö.U.: Boyanın sürülüşü.

A.B.: Ritim mi?

Ö.U.: Ritim değil. Daha doğrusu, verdiği imaj: hızlı sürülmüş gibi. Aslında yavaş sürülmüş. Benim için resimde ana mesele o hız. Boyaların üst üste hızlı girişleri.

A.B.: Bu etkiyi yapıyor mu?

S.T.: Tabii. Bu Ömer’in çok özgün yanı. Gerçekten çok büyük bir sürat var gibi resimlerinde.

Ö.U.: Öyle bir imaj veriyor. Sonra, benim resmimde boyanın anlama karşı direnmesi var. Fazla anlamlı resim benim hoşuma gitmiyor. Örneğin ekspresyonizm fazla anlamlı. Bende deformasyon çok az. Benim yaptığım gemi resmi bayağı bir gemi, ama boya yüklenmiş, daha çok boya önemli.

A.B.: Bu hız konusu ilgi çekici. Boyanın hızla sürülmüş görüntüsünü vermesi için, hızlı bir travelling’de olduğu gibi, ya da başımızı ansızın soldan sağa çevirdiğimizde olduğu gibi, ara görüntülerin birbirine karışması, birleşmesi gerekli. Senin resminde ise her şey çok düzgün. Senin hızlı dediğin, birkaç çizginin ortada toparlanması. Ama dikkat ettim, hiçbiri birbirine kaymıyor. Bunu bir kere hızlı sürmediğin gerçek, son derece yavaş sürüyorsun. Hiçbiri öbürüyle karışmıyor çizgilerin.

S.T.:Fakat düğümlendiği noktalar var.

A.B.: O kadar uysallıkla ve uyumla düğümleniyor ki bundan bir hız izlenimine varma olanağı kesinlikle yok. Son derece sabırlı bir işçilik. Hız etkisi bende karmaşıklık uyandırır, bir üst üste binişme, yer yer kesişme...

S.T.: Adnan Bey’in değerlendirmesi son derece yerinde...

Ö.U.: Çok haklısınız. Ben ekspresyonist değilim. Pollock soyut resim yaptığı halde ekspresyonist. Ben ekspresyonist bir ressam değilim, anlamla uğraşmıyorum yani. Anlamın çok açık ortada olmasıyla uğraşmıyorum. Bir resimde anlamı vurgulamaya çalışmıyorum.

Ö.S.: Hız imaja ait burada...

A.B.: İyi de, ben imajda yani görünümde hız görmüyorum. Sorun da burada. Pollock bir resmi yaparken içgüdüsel birtakım hareketlerle, bedensel hareketlerle, dans ederek, oynayarak...

Ö.U.: Bir şey kuruyor ve kendisi ya çevresinde ya da merkezinde bu şeyin...

A.B.: Hep çevresinde dolanır gibi bir hali var. Ben seni tuval başında görmedim. Hep sofra başında gördüm. Fakat çok içkiliyken bile, sofrada bardağını çok ölçülü kaldırdığına dikkat etmişimdir. Kadehi başına diktiğini hiç görmedim.

Ö.U.: Sen beni herhalde sabah dörtte hiç görmedin.

C.Ç.: Ben de eleştirinin bu kadar inceldiğini görmedim.

A.B.: Renklerin son derece ağır sürüldüğü, belli. Bir çizginin Pollock tarafından hızlı sürülmesi düşünceye pay bırakmamak içindir ya da düşünceye pay bırakılmadığını gösterir. Sen çizgiyi bu kadar yavaş sürerken ne dersen de, düşünmek zorundasın. Çünkü resmin tamamlanması için zaman geçiyor. Demek ki araya ister istemez düşünce girecek. Düşünce girince, resmin neresine ne koyacağın da giriyor işin içine. Bunu içgüdünle yapamazsın. Senin resminin içgüdüsel olmadığı kesin. Çok hesaplı bir resim olarak görüyorum. Hıza falan kesinlikle inanmıyorum. Yaptığın hız etkisi uyandırmıyor, çünkü titiz bir çalışma bende hız etkisi uyandırmaz. Örneğin, bir resmindeki o koyu çağla yeşili fonda hiçbir sürçme olmaması, hiçbir ton farkının bulunmaması, bırak ileriye dönük etkileme düzeyini, daha boya karma aşamasında bile, ne kadar bilinçli, sakin, dingin bir kafayla çalıştığını gösteriyor.

S.T.: Bunlar Ömer’in lehine sözler.

A.B.: Burada Ömer'den yana ya da Ömer’e karşı olmak söz konusu değil. Bir yere varmak istiyorum. Bu resim kesinlikle bir şeye karşı çıkmanın resmi değil. Bir şeyi saptamanın resmi. Saplantılar görünümünde olabilir kimine göre. Fakat bendeki izlenim, inceden inceye hesaplanmış olması. Bir insan, bir şeyi bu kadar hesaplarsa, bir şey demek istiyordur. Yani anlatmak istediği bir şey var. Az önce anlatmaya karşıyım dedin de...

S.T.: Bu değerlendirmeyi ben çok ilginç buldum. Ve senin resminin iyi anlaşılmasına önemli bir katkı olarak görüyorum. Senin şiddet, hız gibi kavramlarını da ortadan kaldırmıyor. Ayrıca Pollock’un çok serbest olan resmiyle karşılaştırıldığımız zaman senin resmin Pollock’un resminden, biraz ileri gideceğim ama daha kuvvetli oluyor. Adnan Benk’in anlattığı bütün o dinginliğe rağmen sonuçta ortaya çıkan Pollock’un resminden daha çarpıcı bir şey.

A.B.: Pollock’un resmi bütün çırpınmalarına karşın, daha doğrusu fazla çırpındığı için durağan bir resim.

Ö.U.: Şimdi Cevat’ın daha önce söylediği resmin dili konusuna geliyoruz. Resim dilini bulmak diye bir olay var. Pollock’ta da birtakım rastlantılar var. Çok serbest gibi göründüğü halde belli hareketlerin belli yerlerde düğümlenmesini çok tekrarlamış Pollock ve bunu biliyor. Saplantılarla yapılmış bir resim eğer biraz ayakta duruyorsa o saplantılara bağlı. En hareketli gibi görünen resimde bile saplantılar olması, belli bir akılcılığın,   belli bir yapının, belli bir zekânın olması demek oluyor. Öte yandan, çok akılcı gibi görünen bir resmin altında bir şiddetin yavaş yavaş kurulması diye bir olay da ola bilir.

A.B.: Bendeki etkisi “Ben bunu anlatıyorum” diyen bir dinginliktir. Beni kendinde tutuyor. Çarpıcılığın geriye itmesi kesinlikle yok.

 

sanat tarihi, Çağdaş Türk Sanatı, Türk sanat tarihi, Ömer Uluç