Mimarlık, Neoliberalizm ve Hakikat Oyunları

Aşağıdaki metin, Douglas Spencer’ın The Architecture of Modernism: How Contemporary Architecture Became an Instrument of Control and Compliance (Londra, New York: Bloomsbury, 2016) başlıklı kitabının sunuş bölümünden kısaltılarak çevrilmiştir.

 

 

 

Pürüzsüz bir alana yayılmış sürüler halinde insan modelleri. Binalar arasında güdülüyor;  yerden yükseltilmiş kaldırımlar boyunca yönlendiriliyorlar. Akışkan bir mimari bu. Sanki hiç yoktan varlık kazanıyor. Dış yüzeylerini süsleyen kıvrımlar, ızgaralar ve açıklıklar da aynı görünmez güçlere tabi gibi duruyor. Hiçbir emek emaresine rastlanmıyor. Binaların ve yaya yollarının arasına serpiştirilmiş, kimi zaman mimari dış kabuğun içine nakşedilmiş yeşil alanlar, sürdürülebilirliğe delalet ediyor; doğa kanunlarına hürmet gösterisi mahiyetinde bu alanlar. Sanal kameranın yörüngesi, yerleşim alanının etrafında dönerek, yaya yollarının izini sürerek, yapılarının üzerine eğilerek ve anlık olarak detaylarına odaklanarak kayda geçtiği çevre kadar incelikli bir koreografik düzenlemeye tabi tutulmuş. Çağdaş mimarinin sahne tasarımı (scenography) bu. Özneyi, hem modernizmin hem de modernitenin kısıtlamalarından kurtarıp doğayla yeniden buluşturması; göçebe, sosyal ve yaratıcı eğilimlerini serbest bırakması; dünyaya dair duyumsal deneyimine büyüsünü iade etmesi; maddi evrenin kanunlarıyla, oluşum, öz-örgütlenme ve karmaşıklıkla uyum içinde çalışan bir teknolojiyle buluşturması beklenen, sürtüşmelerden azade bir mekân.      

Bu sahne tasarımında hayata geçirilen şey güncel neoliberalleşme süreçlerinin mekânsal uzantısıdır: 1993’te Jeff Kipnis’in kısmen ironik bir edayla “Yeni Mimarlık” olarak göklere çıkardığı şey – projeci (projective)[1], post-eleştirel ya da Deleuzecü gibi çeşitli isimlerle de anılan bir mimarlık; kıvrımların, karmaşıklığın ve parametrisizmin mimarlığı; önde gelen bazı uygulayıcılarının adıyla anacak olursak Greg Lynn, Zaha Hadid, Alejandro Zaera-Polo, Farshid Moussavi, Reiser + Umemoto, Lars Spuybroek ve gruba sonradan eklenen Rem Koolhaas’ın mimarlığı. Neoliberal düşünce tarafından önümüze sürülen özgürlük anlayışının emrinde bir mimari bu. Her ikisi de hiyerarşik planlamaya nefret kusuyor, ve kendiliğinden gelişen düzenlemelere ve öz-örgütlülüğe düşkünlükleriyle övünüyorlar. Her ikisi de teori ve pratiklerini geliştirirken sistem teorisinden ve sibernetikten önemli ölçüde faydalanmışlar. Ama, hepsinden önemlisi, insan öznesinin ve bu öznenin etrafındaki dünyayla kurduğu ilişkilerin doğasına ilişkin ortak bir anlayış paylaşıyorlar. Bu öznenin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda hemfikirler. Bu ortak öznellik anlayışı sayesinde, neoliberalizmin, hem Batı’da hem de etkisini nispeten daha geç hissettirdiği Batı dışı topraklarda, çalışma, eğitim, kültür ve tüketim alanlarına doğru genişleyebilmesi için gerekli tasarım ve inşaatı yapma fırsatı buldu mimarlık.

 

 

NOX/Lars Spuybroek, Maison Folie kültür merkezi, Lille, Fransa, 2004.

 

Michel Foucault, öznelliğe ilişkin neoliberal hakikatlerin işleyiş tarzını incelemişti ­– mimarlığın, projeci ve post-eleştirel dönemecini ilerici ve özgürleştirici olarak lanse edip meşrulaştırmasını sağlayan hakikatler. Foucault, “hakikat oyunları”nı öznellik üretimindeki aygıtlar olarak görür. Benlik üzerinde ve benliğin inşası üzerinden faaliyet gösteren iktidar biçimlerini meşrulaştırır bu oyunlar. “Hakikat oyunları”nın kendileri de üretilmiştir; iktidar teknikleri olarak devreye sokulmadan önce ilgili taraflarca kurulur ve inşa edilirler. Fakat, oyunun kuralları, bu hakikatlerin birer yapıntıdan ibaret olduğu gerçeğinin oyunculardan saklanmasını gerektirir.[2] Bu kural, inşa edilmiş hakikatlerin işlerliklerini korumalarını; şeylerin nasıl idare edilmesi gerektiğini belirleyen verili koşullar olarak kabul edilmelerini sağlar. Hakikat oyunları kendilerini dışarıda ya da yukarıda bir yerde konumlandırarak değil; tam tersine herkesçe bilinen ve uygulanan gerçeklerin ve pratiklerin içine iliştirerek yönetirler. Dardot ve Laval’in The New Way of the World’de dedikleri gibi “Hakikate direnemezsiniz; ona ancak yaklaşabilirsiniz. Çünkü hakikat buyurmaz; kendini tanınır kılarak kabul ettirmiş olur”.[3] 

Neoliberalizm bir hakikat oyunudur. İnsan bilgisine, sosyal karmaşıklığa ve piyasaya ilişkin anlatılarıyla insanları sevk ve idare ediyor olmasını meşrulaştırır. Neoliberal düşüncenin inşa ettiği temel hakikatlerden bazıları şöyledir: Bireyler, dünyanın karmaşıklıklarına ancak kısmen ve çok sınırlı bir şekilde vâkıf olabilirler. Dolayısıyla, toplumun bireyler tarafından planlanması akla uygun değildir. Piyasa, toplumu hesap etmek; işlemden geçirmek ve müdahale etmeden düzenlemek konusunda devletten daha mahirdir. Pazara eşit erişim sonucunda bireyler arasında ortaya çıkan rekabet doğal bir durumdur. Devletin işi, piyasanın işleyişinin olabilirlik koşullarını güvence altına almak için gerektiğinde müdahale etmek ve bireylerin bu koşullara uyumlu ve duyarlı olduğundan emin olmaktır. Devlet, piyasanın hakikatlerinin, özgürlüğün güvencesi olarak kalmasını temin eder.

Bu hakikatlerin doğal sonucu, özgül olarak neoliberal bir iktidar biçiminin, rekabetçi piyasa düzeninin öznelerini üretmek için devletin ve kurumlarının doğrudan ve disipliner yönetimine gerek duymaması; bu iş için bizzat piyasanın kendi ortamına başvurmasıdır. Piyasa, özneler üzerinde bizzat bu özneler tarafından (ve piyasanın tedavüldeki tek oyun olarak kalmasını sağlayan stratejik devlet müdahaleleri sayesinde) ayakta tutulan girişimci bir ortamın içkin koşulları üzerinden denetim uygular.

 

 

 

 

Farshid Moussavi, Cleveland Çağdaş Sanat Müzesi, 2012.

 

1938’de, Wilhelm Röpke ve Alexander Rüstow gibi Alman ordoliberallerin, Friedrich Hayek ve Ludwig von Mises gibi Avusturya ekolü temsilcilerinin ve Macar bilgin Michael Polanyi’nin  katılımıyla Paris’te gerçekleşen Walter Lippmann Kolokyumu’nda ilk defa planlı olarak biraraya gelen neoliberalizm taraftarları, o günden bugüne, hakikatlerinin dolaşıma girmesi ve kabul görmesi için en az bu hakikatlerin inşası için sarf ettikleri kadar çaba sarf etmişlerdir. Philip Mirowski’nin, Milton Friedman ve Gary Becker gibi şahsiyetleri de dahil ederek “Neoliberal Düşünce Kolektifi”[4] olarak tarif ettiği şey için, kendi bilgisini başkalarına kabul ettirmek ve böylece salt ekonomik bir model olarak görülmektense, bir “toplum politikası”na ve işletmesine ilham vermek her zaman önemli bir mesele olmuştur.[5] “Neoliberal entelektüeller birincil hedefleri olarak seçkin sivil toplumu belirlemişlerdi” diye yazar Mirowski. “Asıl amaçları, entelektüelleri ve gelecek nesillerin kanaat önderlerini kendi taraflarına çekmekti; başlıca araçları ise bilginin toplumdaki yerini yeniden tanımlamaktı.”[6] Hayek, “Entelektüeller ve Sosyalizm” başlıklı makalesinde, bu “entelektüellerin ve kanaat önderlerinin” tam olarak nasıl bir işlev üstelendiklerini açıklar. Sosyalizmin, işçi sınıfının içinden doğmamış fikirleri bu sınıf arasında yaymak konusundaki başarısına dikkat çeken Hayek, bu yöntemin, neoliberalizmin davasını yaymak amacıyla taklit edilmesini önerir. “İkinci el fikir taciri”[7] olarak tanımladığı entelektüelin,

 

Fikirleri yayan bir aracı olarak görevini yerine getirmesi için herhangi bir konuda özellikle bilgi sahibi olması gerekmez. Hatta, özellikle akıllı bile olması gerekmez. Onu bu iş için uygun kılan şey, bir sürü konu hakkında kolaylıkla konuşup yazabiliyor olması; ve konumu ya da alışkanlıkları itibariyle, hitap ettiği insanlara nazaran yeni fikirlerle daha erken tanışıyor olmasıdır.[8]

 

Hayek, Kanun, Mevzuat ve Özgürlük’te, “kamuoyunu büyük oranda belirleyen bu ikinci el fikir tacirlerinin, özellikle de günümüzün tabiriyle ‘medya’da görev alanlarının, desteğini kazanmanın” öneminden bahseder. Bu hedefe ulaşmak amacıyla 1947’de kurulan Mont Pelerin Cemiyeti ve onun yörüngesinden ilerleyen sayısız düşünce kuruluşu ve politika birimi gerçekten de genel bilgiyi neoliberalleştirmek konusunda çok başarılı oldular. Mirowski’nin dediği gibi, “bir dünya görüşü olarak neoliberalizm gündelik hayata öylesine derinden kök salmıştır ki, neredeyse ‘ideolojisizlik ideolojisi’ olarak kabul görür”.[9]

 

 

Zaha Hadid Architects, Galaxy Soho, Pekin, 2012.

 

Mimarlık kültürü de, özellikle 1960’lardan bu yana, başkalarının yanı sıra bilgi, felsefe, dilbilim, medya, fizik, biyoloji, bilişim ve matematik gibi alanlardan devşirdiği birtakım hakikatlerin (mimarlık disiplinine, teorisine ve pratiğine ilişkin hakikatlerdir bunlar) propagandasını yapmakla meşguldür. Son zamanlarda ise, neoliberal hakikatlere dayalı dogmaları benimseyip vaaz etmeye fazlasıyla hevesli gözüküyor. Örneğin, Patrik Schumacher, “Serbest Piyasa Kentçiliği ­– Planlamanın Ötesinde Kentçilik” başlıklı makalesinde şöyle diyor:

 

Belki de toplum, piyasanın, mümkün olan en üretken arazi kullanım kombinasyonunu ve düzenlemesini keşfetmesine; sinerji yaratan ve toplam değeri azami seviyeye çıkaran bir dağılımda kanaat kılmasına izin vermelidir. Piyasa, evrimsel bir işleyişe sahiptir: Mutasyon (deneme ve yanılma); seçilim ve üreme yoluyla çalışır. Kendi kendini düzeltir ve düzenler, ve böylece kendinden örgütlü bir düzene yol açar. Öyleyse, arazi kullanımını ve dolayısıyla kentsel ve mimari düzenin programatik boyutunu belirleyenin mimarın özel müşterisi olduğunu varsayabiliriz.[10]

 

Mimarlar ve mimarlık teorisyenleri, kentsel ve mimari düzenlerin piyasa düzeni tarafından içerilmesi (subsumption) konusundaki heveslerini bu kadar açıktan sergilemeye pek cüret edememişlerdir; ama onların da, özellikle 1990’ların ortalarından bu yana, dünyanın hal ve gidişi hakkında neoliberalizmin hakikat oyunlarının işine gelen hakikatlerin reklamını yapma eğiliminde oldukları yadsınamaz. Öz-örgütlenme, oluşum ve karmaşıklık modellerini benimsemiş; sibernetiği; sistem teorisini ve ekolojik düşünceyi savunmuş; şiar edindikleri evrimsel paradigmalar karşısında planlamanın zaaflarını topa tutmuş; “yatay ontolojiler”i göklere çıkarmış ve metabolizmaya özgü süreçlere hayranlıkla yaklaşmışlardır.[11] Hepsinden önemlisi, insan öznesini, aydınlanma-sonrası bir varlık olarak tasavvur etmişlerdir. Çevresine uyum sağlayabilen; rasyonaliteden ziyade duygulanımla güdülenen; kolayca istenen yola sokulabilecek kadar esnek; ama içinde bulunduğu ortam hakkında eleştirel bir düşünce geliştirme istek ve becerisinden yoksun bir öznedir bu. Neoliberal düşünce gibi mimarlığın düşünsel kültürü de, öznenin ve toplumsal düzenin, doğa sistemlerinin işleyişine benzer bir yapıda olduğunu ileri sürer. Bu konumun mimarlığa tayin ettiği işlev, koşullara uyum sağlamak konusunda sınır tanımayan özneler için sonsuzca esnek ortamlar üretmektir. Nasıl ki neoliberalizm kendini özgürlük arayışında bir dizi önerme olarak takdim ediyorsa, mimarlık da kendini ilerici olarak lanse eder. Mimarlığın hakikat oyunu budur.

Bu kitabın konusu, bu iki hakikat oyunu arasındaki kesişme noktaları; meşrulaştırdıkları kuramlaştırma, söylem ve pratikler, ve vaaz ettikleri öznellik üretimleridir. Mimarlığın, hangi kaynak ve pratiklerden beslenerek, ne tür dönemeç ve manevralar alarak güncel neoliberalleşme süreçlerine hizmet eden bir denetim ve itaat aracına dönüştüğü de ayrıca bu kitabın konusudur.

 



[1] “Projective” mimarlık, 1970’lerde gelişen ve post-yapısalcı teoriyle içli dışlı olan “critical” mimarlık karşısında oluşan bir görüş. Bu görüştekiler, eleştirel mimarlığın özerkliği temel aldığını, kendilerinin ise bir yapının tasarımını ve uygulamasını ilgilendiren malzeme, program, form, ekonomi, teknoloji gibi öğeleri de hesaba kattıklarını belirtiyorlar – e.n.

[2] Foucault, 1982’de kaleme aldığı “Technologies of the Self” başlıklı metinde şöyle diyor: “Yirmi beş yıldan uzun bir süredir amacım, bizim kültürümüzde insanların kendileri hakkında bilgi üretmek için başvurdukları farklı yolların kısa bir tarihini çıkarmak oldu. Ekonomi, biyoloji, psikiyatri, tıp ve penoloji gibi alanlardır bunlar. Burada esas mesele, bu bilgiyi olduğu gibi kabul etmemek; onun yerine, bu sözde bilimleri, insanların kendilerini anlamak için başvurdukları belirli tekniklerle ilişkili son derece özgül ‘hakikat oyunları’ olarak analiz etmekti.” Foucault, bunu ne gibi kaygı ve yöntemlerle yaptığını anlatmak için bir örneğe başvurur: “Deliliği, formel bilimlerin kriterleri üzerinden çalışmadım; amacım, bu tuhaf söylemin, tımarhanelerin içindeki ve dışındaki bireylere yönelik ne tür bir sevk ve idareyi mümkün kıldığını göstermekti. Başkalarını tahakküm altına almak için kullanılan teknolojilerle, kendiliği tahakküm altına almak için kullanılan teknolojilerin karşılaşmasına ‘yönetimsellik’ diyorum.” Ethics: Subjectivity and Truth, ed. Paul Rabinow, çev. Robert Hurley ve diğerleri (Londra: Penguin, 2000), s. 224-225.

[3] Pierre Dardot ve Christian Laval, The New Way of the World: On Neo-liberal Society, çev. Gregory Elliot (Londra ve New York: Verso, 2013), s. 314.

[4] Philip Mirowski, Never Let a Serious Crisis Go to Waste: How Neoliberalism Survived the Financial Meltdown (Londra: Verso, 2013), s. 48-49.

[5] Foucault, The Birth of Biopolitics: Lectures at the Collège de France, 1978-79 başlıklı kitapta kayda geçilen derlerin bazılarında, neoliberalizmin yönetimsel ihtiraslarını tarif etmek için, Almanca Gesellschaftspolitik kelimesinin karşılığı olarak bu terimi kullanıyor. 

[6] Mirowski, Never Let a Serious Crisis Go to Waste, s. 48-49.

[7] F. A. Hayek, “The Intellectuals and Socialism”, The Intellectuals: A Controversial Portrait içinde, ed. George B. de Huszar (Glencoe, IL: The Free Press, 1960), s. 371. “İkinci el tacir” tabiri, Hayek’in bilgiye bakışını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Ona göre, bilgi, ancak piyasanın işleminden geçtiği taktirde değer kazanan bir metadan ibarettir. 

[8] Hayek, “The Intellectuals and Socialism”, s. 372.

[9] Mirowski, Never Let a Serious Crisis Go to Waste, s. 28.

[10] Patrik Schumacher, “Free Market Urbanism – Urbanism beyond Planning”, Masterplanning the Adaptive City – Computational Urbanism in the Twenty-First Century içinde, ed. Tom Verebes (Abingdon, Oxford ve New York: Routledge, 2013), s. 120.

[11] Metabolizma söyleminin bir eleştirisi için bkz. Douglas Spencer, “Nature is the Dummy: Circulations of the Metabolic”, New Geographies 6: Ungrounding Metabolism (2014), s. 112-17.

Zaha Hadid, mimarlık