Kimlik Politikasındaki Sorun Ne: Vampirler Şatosu Yazısına ve Eleştirmenlerine Cevap

Aşağıdaki metin, Britanyalı kültür kuramcısı ve eleştirmen Mark Fisher’ın 22 Kasım 2013’te North Star dergisinde yayınlanan Vampirler Şatosundan Çıkmak başlıklı yazısının yarattığı tartışma kapsamındaki bir cevap yazısından kısaltılarak çevrilmiştir. Fisher’ın, muhalifler arasında özellikle sosyal medya üzerinden yürütülen kişisel yaftalama, teşhir ve karalama kampanyalarına ve “kimlikçi” yaklaşımlara tepki olarak kaleme aldığı yazı, sol kesimden pek çok yazarın cevap ve eleştirilerine konu olmuştu. Michael Rectenwald’ın burada çevirisini sunduğumuz metni de 2 Aralık 2013’te North Star dergisinde yayınlandı.

 

Mark Fisher (1968-2017)

 

Kimlik politikasına karşı çıkan veya eleştirel yaklaşan Marksistlerin veya diğer “solcu”ların, çoğunlukla, bu tür bir politikanın destek olmayı amaçladığı kimlik gruplarına da karşı oldukları zannedilir. Bu eleştirmenlerin gey haklarına, LGBT haklarına, siyah ve Latin halkların eşitliğine vs. karşı çıktıkları sanılır. Mark Fisher’ın “Vampirler Şatosundan Çıkmak” başlıklı yazısına cevap veren bazı yazarlar da, Fisher’ın kendisi hakkında böyle bir yargıya varıyorlar. Böyle bir hataya düşülmesinde, bizzat söz konusu eleştirilerin kötü ifade edilmiş ve eksik olmasının, ad hominem[1] nitelik taşımasının epeyce payı var. Maalesef Fisher’ın yazısı da bu açıdan istisna değil.

Fisher, kimlik politikasındaki sorunları Marksist (veya başka) bir perspektiften titizlikle analiz etmek yerine, bu tür bir politikayı ve savunucularını küçümseyici ve alaycı bir yaklaşımla “küçük burjuva” olarak niteliyor. Böylece, eleştirdiği şeyin aynısını kendisinin de yaptığı (çareyi yine bir kimlik politikasına başvurmakta bulduğu) iddiasına zemin hazırlamakla kalmıyor sadece, kimlik politikasına yönelik eleştirisinin tamamen kendi kimliğiyle –ayrıcalıklı bir beyaz erkek olmasıyla– açıklanacağı savına da çanak tutmuş oluyor. Kimlik politikasını savunan bu tür iddiaların döngüselliğini aşağıda ele alacağım. Bu noktada şunu söylemek istiyorum ki, Fisher’ın başvurduğuna benzer yakıştırmalar, kimlik politikasını analiz edip yanlışlarını açıklığa kavuşturma noktasında işe yaramıyor. Fisher kimlik politikasının, kolektiviteyle ilgilenir gibi görünüp aslında bireyselleştirmeye ve mahkûm etmeye yaradığını söylüyor. Kimlik politikasının suçluluk duygusu üzerinden işlediğini ve insanları acizleştirdiğini söylüyor. Kimlik politikasının küçük burjuva olduğunu söylüyor. Ama bunların hiçbirinin neden ve nasıl böyle olduğunu söylemiyor. Fisher’ın yazısını eleştiren pek çok kişi, yazıda somut örneklerin az olduğuna işaret etti, ama bence asıl sorun, analiz eksikliği.

Marksist-feminist Unity and Struggle blog’unda bu konuda yazılmış daha uzunca bir yazı çok daha sağlam: "Hem Kadınım Hem İnsan: Kesişimsellik Kuramının Marksist-Feminist Bir Eleştirisi". Yazarın burada yer yer bariz biçimde hümanist özcülüğe kaydığı görülüyor ama onun dışında, “heteroseksüel beyaz erkek”, “gey siyah erkek”, “lezbiyen siyah kadın”, “trans birey” vs. gibi kimlik gruplarının, insanların içine doğup sınıflandırıldıkları doğal kategoriler olmadıklarını ikna edici biçimde öne sürüyor. Bunlar, yalnızca kapitalizm koşulları altında mümkün olan, görece yeni formasyonlar – tıpkı işbölümünün sonucu olarak kendine özgü yabancılaşma biçimlerini beraberlerinde getiren işler gibi. Marx’ın Alman İdeolojisi’nde yazdığı gibi, “işbölümü ortaya çıktığı andan itibaren, her insanın üzerine düşen, kendisine zorla dayatılmış ve kaçamadığı tikel, münhasır bir etkinlik alanı olur”. Kimlik de, tıpkı bir iş gibi, bir tuzaktır, çünkü insanın potansiyelini daraltır ve işçilerin kendilerini her yönden geliştirmiş olarak toplumsal bütünlüğe katılmalarını engeller. Kimlikler, içlerinde kalmak isteyeceğimiz değil, içlerinden kurtulmamız gereken, şeyleşmiş toplumsal kategorilerdir.

O halde kimlik politikasındaki sorun, tek taraflı olması, diyalektik olmamasıdır. Kimliklere durağan varlıklar muamelesi etmesi, başvurduğu yöntemlerle bu kategorileri daha da fazla şeyleştirmesidir. Kimlik politikası, kimlik gruplarını (ve onların mensuplarını) kimlik grubu (veya bireyler) olarak özgürleştirmeyi amaçlar, yoksa bu grupları bizzat kimlikten kurtarıp özgürleştirmeyi değil. Kimlik politikasının başarıya ulaşamama nedeni, çeşitli madun gruplardan yola çıkıp onların özgürleşmesini hedeflemesi değildir; sonunda yine kimlik gruplarına varması ve bu yüzden de onları özgürleştirememesidir. Politik faaliyetin temeline kimlikleri ve onların başka “ayrıcalıklı” gruplarla eşitliğini yerleştirir; yabancılaşmış kimliği aşmayı, hem kendileri hem de tüm kimlik grupları için bir hedef haline getirmez. Kimliğin –işçi, kadın, erkek, veya her ne ise– tek taraflılığının ortadan kaldırılması, gerçek insan özgürleşmesini temsil eder. Bunu başaramayan kimlik politikası, kimlik mabedinin savunucuları tarafından sunulan (ve Fisher’ın da dediği gibi, sıkı bir şekilde inzibat altına alınan) dil düzeyinde özgürleşmeye razı olur.

Başta değindiğim gibi, Fisher’ın yazısına gösterilen en yaygın tepki, tutumunu tamamen onun kimliği çerçevesinde açıklama girişimi oldu. Biri kimlik politikasına eleştiri yöneltmeyegörsün, hemen, eleştirilerinin altındaki sebebin kendi kimliği olduğuna hükmedilir. Sanki kimliğin kendisi iddiayı açıklıyormuş, ona sebep oluyormuş gibi. Bir iddianın altındaki gerçek nedenin, iddiayı öne sürenin kimliği olduğu söylendiğinde, söylenen hiçbir söz söylediği şeyi kastetmiyor demektir. O zaman her şey yalnızca kimlik çerçevesinde açıklanabilir, ve bir beyanın içeriği de bizzat kimliğin kendisi olur. Kimlik, bir kez kuruldu mu içinden kimsenin çıkamayacağı bir tuzaktır. Tabii bu tür savunmalar döngüseldir: bizzat eleştiri konusu edilen şeyi, o eleştiriyi yapanların tutumunu açıklamak için kullanırlar.

 

Kesişimsellik Kuramındaki Sorun

Fisher, kesişimsellik kuramından açıkça bahsetmiyor ama “Vampirler Şatosundan Çıkmak” yazısındaki küçümsemenin alttan alta bu kuramı hedeflediği anlaşılıyor. 1970’li yıllarda ve 1980’lerde feminizm içerisinde geliştirilen kesişimsellik, iktidarın ırk, toplumsal cinsiyet, cinsellik veya cinsel yönelim vs. dahil çeşitli eksenlerde farklı kimlikleri nasıl kestiğini  anlama derdindedir. Madun konumundaki çeşitli insanları birbirinden farklı ve birden fazla biçimde kat eden iktidar eklemlenimlerini tespit etmeyi amaçlar. Ataerki, kapitalizm, beyaz üstünlüğü ve diğer tahakküm biçimlerine dair radikal bir eleştiri önerme iddiasında olan kesişimsellik, toplumsal cinsiyet, cinsiyet, sınıf ya da ırkı homojen birer bütün gibi tasavvur etmeyi zorlaştırır. Tek bir kategorik belirlenimin diğerleri karşısında önceliği olduğu türünden herhangi bir anlayışı sorunsallaştırır. Bu yönüyle, birbirine karşıt zulümleri analiz etmeye yarayan bir yöntem gibi görünür. Prensipte kesişimselliğin, sınıflı toplumun kompozisyonuna dair kavrayışımızı derinleştirmesi ve sınıflı toplumu aşma yolundaki araçlarımıza bir yenisini eklemesi beklenir.

Fakat kesişimsellik kuramı, daha basitleştirilmiş bir kimlik politikasıyla aynı şema altında işleyerek, çoğul ve adeta sonsuzca genişletilebilecek kimlik noktalarını yalıtma işlevi görür ve ne bunları ne de tahakküm biçimlerini birbiriyle yeterince eklemlendirmez. Siyaset pratiğinde bunun sonucu, şeyleşmiş bir durağan toplumsal kategoriler çoğulluğudur; bunların her biri, sürekli daha da alt tabakalara inme yarışında kimin en madun olduğunu kanıtlamak için rekabete girer. Grupları ve iktidara karşı yürüttükleri mücadeleleri tarif etmeye çalışmak sosyologlar açısından yararlı olabilir, ama bir siyaset kuramı olarak bu yaklaşım faydasız, hatta daha da kötüdür. Çünkü sonunda mücadele içindeki çeşitli kesimleri özdeşleştirip yalıtmakla, anlama ve güçlendirme iddiasında olduğu bağlantıları koparmaya yarar. Kesişimsellik kuramının pratik sonucu, durmaksızın farklılığın eklemlendirilmesidir, bu da Fisher’ın yakındığı gibi siyasi etkinliğin parçalanması ve durağanlaşmasıyla sonuçlanır.

 

Tarihsel Pratik Olarak Teori

Fakat ne bu teori, ne de bir başkası, "Hem Kadınım Hem İnsan" başlıklı yazının yazarının da dediği gibi yoktan var olmamıştır. Aksine, bizzat üretimin toplumsal ilişkileriyle ve genel toplumsal ilişkilerle bağlantılı olarak üretilmiştir:

 

ABD’de 1968’de devrim olmadı. Siyah Gücü hareketinin, kadın ve gey özgürleşmesi  hareketlerinin kazanımları sermayeye massedildi. 1970’lerden beri akademi teorinin kalesi durumunda. Sınıf mücadelesinin yokluğu, teorik üretimde bir boşluk bıraktı ve akademik entelektüellerin, geçmişin kimlik politikaları haricinde yararlanacak hiçbir şeyleri kalmadı.

 

Kimlik politikası ve türevleri, Sovyetler, Çin ve başka yerlerdeki fiyaskolar yüzünden Marksist kapitalizm eleştirisinin bir ölçüde itibar kaybettiği dönemde gelişti. Emek hareketlerinin yerini, öğrencileri ve diğer kesimleri daha liberal siyasi eylem biçimlerine çeken Yeni Sol hareketler aldı. Akademide yuvalanan teori, toplumsal ilişkilerden ve toplumsal bütünsellikten soyutlandı. İşçi sınıfı politikasından kopuk bir esneklik ortamında, farazi birtakım belirlenimlere odaklandı: dil, rasyonalite, kimlik, (belli belirsiz tasavvur edilen) “iktidar”, ve Fredric Jameson’ın post-yapısalcı kapsama kategorilerine verdiği adla bilumum “hapishane”. Kimlik politikası, postmodern siyasi angajmanın sınırlarını gösteriyordu.

Fakat kimlik politikaları, yukardaki alıntıda söylendiği gibi o zamandan sonra “sermayeye massedilmiş” değil. Yabancılaşmış emek biçimleri olarak, baştan beri kapitalist ilişkiler tarafından belirlenmişlerdi. Daha en baştan kapitalizmin ürünüydüler. Dolayısıyla, kimlikleri temel alan bir politika, bu tür kategorilere kendi içinde amaç muamelesi etmekle, ister istemez şeyleşmenin çıkmaz sokağına varacaktır. Yani böyle bir politika, “başarılı” olduğunda bile, bizzat kimliğin sınırlarında sonlanacaktır. Yarın sabah uyandığımızda kimliklerimizin değiştiğini, veya kimliklerimiz açısından koşulların değiştiğini görsek bile, hâlâ kapitalizm koşulları altında sömürülüyor olacağız. Sermayenin devrelerini üretimden tüketime kat ederken, kimlik bizi olsa olsa gerisin geri ofise, fabrikaya veya sokaklara götürür ve en iyi ihtimalle belirli tüketici kültürleri etrafında birleşmemizi sağlar.

 

Marksistler Kimlik Politikasından Ne Ders Çıkarmalı?

Bugün kimlik politikasının varlığından ve bu derece yaygın olmasından bizzat sosyalizmin sorumlu olması ironiktir. Stalinizm (tabii ABD’deki McCarthy’ciliğin de yardımıyla) sadece Batı’da sosyalist politikanın başarı olasılığına sekte vurmakla kalmadı. Ross Wolfe’un The Charnel House’da dediği gibi, 1960’larda, 1970’lerle 1980’lerde yükselen kimlik politikası, bizzat reel sosyalizmin kimlik politikasına tepki olarak gelişmişti:

 

1960, 1970 ve 1980’li yıllarda Yeni Sol’dan türeyen “yeni toplumsal hareketler”le ilişkilendirilen çeşitli kimlik politikası biçimleri (feminizm, siyah milliyetçiliği, gey onuru), 1930, 1940 ve 1950’lerde Eski Sol’dan türeyen Stalinizm’le ilişkilendirilen işçi sınıfı kimlik politikasının (sosyalist ve ana-akım işçi sınıfı hareketlerinin) acınası başarısızlığı karşısında gösterilmiş, anlaşılır bir tepkiydi. İşçi sınıfı kimlik politikası –tabii henüz kimlik politikası tabiri icat edilmemişken–, sosyalistleri ve sendika örgütçülerini “yabancı sınıf unsurları”na karşı tetikte olmaya çağıran kaba saba ve indirgemeci bir politika anlayışını temel alıyordu. İdeolojik sapmanın her türünün ve biçiminin izi sürüldüğünde, altından burjuva veya küçük burjuva terbiyesinin çıkacağı düşünülüyordu. Bir kişinin politik tutumunun, otomatik ve mekanik biçimde, o kişinin toplumsal konumundan –yani, kapitalist toplum içerisindeki şu veya bu verili sınıfın bir mensubu olarak sahip olduğu kökenlerden– çıktığı sanılıyordu.

İşçi sınıfından olduğunu kanıtlayan dört dörtlük vesikaları taşımadığı düşünülen herkesin, “özeleştiri” [Stalinist jargondaki kilit sloganlardan biri olan samokritika] ritüellerinden geçmesi, iflah olmaz burjuva entelektüel alışkanlıklarını itiraf ederek arınması bekleniyordu. Üçüncü Dünya ve azınlık bağlamlarını da işin içine katan Maoculuk, bunu daha da köktenleştirdi.

 

Gördüğümüz gibi, kimlik sınırlarının denetlenmesi ve kimlik formasyonlarının kategorik biçimde şeyleştirilmesi, kimlik politikalarının günümüzdeki tecessümlerine has yeni bir olgu değil. O zaman, kimlik politikalarını eleştiren günümüz Marksistlerinin de bizzat aynı yola başvurduğu iddiası doğru demektir.

Bu nedenle, kimlik politikalarından bıkan Marksistlerin, kendi eleştirilerinden çıkarılacak dersleri bizzat Marksizme de uygulamaları gerekiyor. Gerçekten de, önce kendi evlerinin içine bakmaları lazım. Eski Sol’a damgasını vurmuş olan, ve istisnalar sayılmazsa Marksist politikada hâlâ yaygın olan “işçi sınıfı” kategorisi polisliğinden bahsediyorum. Öğrenciler “işçi sınıfı” mıdır? Öğretim görevlisi asistanlar “işçi” midir? Marksist akademisyenler “işçi” midir – dahası gerçekten “Marksist” midir? Bir küçük burjuva entelektüeli işçi sınıfını gerçekten anlayabilir mi? Bu sorular, pek çok Marksist çevrede hâlâ varlığını koruyan kimlik politikasının emareleridir.

Marksizmin kendi içinde hüküm süren bu tür bir kimlik polisliğinin kökünü kazımak, kimlikçi solla savaşmaktan daha önemli. Ross Wolfe’un yazdığı gibi, “İnsanların kim ‘olduğu’nun varsayıldığı önemli olmamalı. Bütün mesele, dünyada nasıl bir dönüşüm yaratmayı arzuladıkları olmalı”.



[1] Bir önermeyi değil, onu öne süren kişinin kendisini tartışma konusu haline getirmek – e.n.