Hatırlama Sanatı: Irkçı Geçmişin Müze ve Anıtlarda Yeniden Sahnelenmesi

Yurttaşlık hakları müzeleri ile anıtlarını ve siyahların zulme karşı verdiği mücadeleler anısına dikilmiş diğer her türden abideyi, salt sözümona nesnel anıtlar olarak değil, aynı zamanda birer sanat projesi olarak görmek ve incelemek gerekir. Anmanın da bir sanatı var ve tıpkı alınıp satılan diğer sanat biçimleri gibi bu sanat da bir meta olarak pazarlanıyor. Kuşakların içine işlemiş muazzam yaraları düşünecek olursak, ABD toplumunun, hem geçmişte hem de günümüzde siyahlara uygulanan şiddeti ne şekilde gündeme getirmeyi seçtiği tamamıyla politik bir karardır. Sanat, zulme karşı işleyebileceği gibi onun emellerine de hizmet edebilir.

Atlanta, Memphis ve Selma gibi birçok şehir, siyahlara karşı şiddet tarihlerini ve bu şiddetin gerçekleştiği mekânları turistik cazibe merkezleri olarak pazarlıyor ve sanat, bu pazarlama projelerinde hayli önemli rol oynuyor. Devletin de tarihten, hatıralardan ve anma törenlerinden bir çıkarı var ve bu türden projeler en ince ayrıntılarına kadar irdelenip eleştiriye tabi tutulmalı. Bu noktada, her türden kafa karışıklığını ortadan kaldırmak için şunu söyleyeyim, söz konusu projelerin adabına uygun bir şekilde anmayı hedeflediği tarihe yönelik bir eleştiri değil kasttettiğim; seçici anmaların zaaflarına yönelik bir eleştiri.   

Eşit Adalet İnisiyatifi’nin (Equal Justice Initiative) Ulusal Barış ve Adalet Anıtı, hem medyadan hem de ziyaretçilerden son derece olumlu yorumlar [review] aldı. (Burada kasten “yorum” kelimesini kullanıyorum çünkü siyahlara karşı şiddeti anma işine soyunan her türden proje, eğlenceye dönüşme riskini göze almak zorundadır. Siyahlara yönelik şiddet her zaman bir eğlence biçimi olmuştur ve mevcut zulüm koşulları ortadan kalkmadığı sürece öyle olmaya devam edecektir.) Anıtı ziyaret ettiğimde ilk karşılaştığım şey, Ganalı sanatçı Kwame Akoto-Bamfo’nun birbirlerine zincirlenmiş Afrikalı köleleri betimlediği, son derece çarpıcı ama aynı zamanda yürek burkucu heykelleri oldu. Girişin yakınlarına yerleştirilmiş olan bu heykellerin yanındaki tabelada “selfie çekmeyin” yazıyordu.

 

                      Kwame Akoto-Bamfo, Nykinkyim Enstalasyonu.



Ulusal Barış ve Adalet Anıtı'ndaki koridorlardan biri. 

 

ABD’deki sayısız siyah linç kurbanını anmaya kalkışmak, cesaret isteyen zorlu bir görev. Anıtı oluşturan 800’den fazla korten çelik heykelin ağırlığı, bu zorluğun bilincine tüyler ürpertici bir mevcudiyet kazandırıyor adeta. İlk başta yanlarından yürüdüğünüz bu sütunlara bir müddet sonra kafanızı kaldırıp bakmanız gerekiyor; zira anıt ziyaretçileri bir rampadan aşağıya doğru yönlendirirken, sütunlar, aynı düz çizgiyi takip eden tavandan aşağıya doğru sarkıyor. Bizzat bir linç kurbanının akrabası olarak, etrafım beyaz izleyicilerle sarılmış halde bu sembolik infazlara bakmaya mecbur kalınca, birdenbire tarihsel suçluluk duygusunun dağıldığını hissettim.

Siyahlara karşı şiddetin aldığı birçok başka biçim gibi lince ilişkin de elimizde bir sürü kayıt var. Bunun bir sebebi, beyazların kendi işledikleri suçları son derece titiz bir şekilde belgelemiş olmaları. Bu belgeleme yöntemlerinden biri, kurbana ait fiziksel parçaları saklamaktı, bir diğeri de etkinliğin anısına linç fotoğrafları çekmekti. Bu menfur olaylar, beyaz katılımcılarının nezdinde bir tür sanat ve arşiv biçimiydi. Siyah bedenler, linç yoluyla, dolaşıma sokulmaya hazır orta süslerine ve koleksiyoner parçalarına dönüştürülüyordu. Bu anıt, isteyerek ya da istemeyerek, beyaz izleyicilere bir kez daha linç gösterisine katılma fırsatı veriyor. 

 

Akıllı telefonuyla Ulusal Barış ve Adalet Anıtı’nın fotoğrafını çeken bir ziyaretçi.                                                           Fotoğraf: William C. Anderson. (Ziyaretçinin kimliğini gizlemek üzere fotoğraf üzerinde oynanmıştır.)

 

Anıtın yakınlarında bulunan Eşit Adalet İnisiyatifi Miras Müzesi’nde de sanat, deneyim ve etkileşim uğruna benzer ihlaller gerçekleştiriliyor. Müzenin önünde, 1893 yılında Teksas’taki Paris kentinde binlerce katılımcının gözleri önünde linç edilen Henry Smith’in fotoğrafı yer alıyor. Linç fotoğraflarının, siyahlara karşı şiddetin cisimlenişlerini günümüzün paylaşım odaklı mecralarına taşıması hakkında daha önce yazmıştım. Bu mecralarda dolaşıma sokulan fotoğraflar genel bir duyarsızlaşmaya yol açıyor. Siyahların bedenleri, ulusun geçmişten ders alabilmesi için kamunun dilediğince paylaşabileceği, tüketebileceği ya da teşhir edebileceği şeyler değildir. Kanıksanmış bir duyarsızlık bu; ve bu da acımızı bir teşhir nesnesine çevirmek suretiyle, siyah insanları ve bedenlerimizi halkın ıslahı yolunda feda ediyor. Demek istediğim, siyahlara karşı umumi şiddet görüntülerini (hâlâ ırkçı olan) kamusal alana yığıp durduğunuz sürece, bu şiddeti yeniden üretme ve medyanın siyahi izleyicilerine bir kez daha ırksal travma yaşatma riskini de göze almış olursunuz. Geçmişte (ki bu, hâlâ hesabı görülmemiş bir geçmiş) olduğu gibi günümüzde de, bir linç olayını (ya da bu olayın temsilini) keyifle izleyecek birçok insan olduğunu akılda bulundurmakta fayda var. 

 

Miras Müzesi’ndeki Diyalog Alanı. 

 

Miras Müzesi’nde karşılaştığım en şaşırtıcı şeylerden biri, linç olaylarının gerçekleştiği yerlerden toplanmış toprak örnekleriydi. Şaşırtıcı olan şey, toprağın kendinden ziyade ziyaretçilerin bu toprakla güle oynaya grup fotoğrafı çektirmelerine imkân veren interaktif fotoğraf kabiniydi. Atalarının pekâlâ bir kurbanı linç etmeden evvel üzerine basmış olabileceği bu topraklarla fotoğraf çektirmek için sıraya girmiş beyaz ziyaretçileri izlemek benim için bir hayli onur kırıcıydı.

Fakat, sanat ve etkileşim uğruna birtakım ödünler veren yegâne projeler Eşit Adalet İnisiyatifi’ninkiler değil. Atlanta’daki Yurttaşlık ve İnsan Hakları Merkezi’ne gidecek olursanız, bir oturma eylemi sırasında yaşanan ırkçı şiddetin simülasyonunu deneyimlemek için kuyruğa girmiş ziyaretçiler görebilirsiniz. Ya da ABD veya Karayipler’deki envai çeşit plantasyon turundan birine katılabilirsiniz. Bu turlar, beyazların mülkü olan köleleştirilmiş siyahların insanlık dışı muamelelere tabi tutulduğu, tecavüze uğradığı ve öldürüldüğü yerleri ironik bir şekilde metalaştırıyor.   

Doktora öğrencisi Theodore Foster’ın çalışmaları ve “neoliberal yurttaşlık hakları hafızası” olarak tanımladığı şey, bu konuyu etraflıca düşünmeme yardımcı oldu. Bu kavram, modern yurttaşlık hakları hareketinin tarihsel bir konjonktürden ziyade tarihsel bir olay olarak hatırlandığını anlamamızı sağlayacak bir çerçeve işlevi görebilir. Foster, Hyperallergic’e e-posta üzerinden verdiği söyleşide söyle diyor:    

 

Neoliberalizm, İkinci Dünya Savaşı sonrası siyah özgürlük hareketlerinin çatışmalı miraslarını, liberal demokrasi, devlet ve piyasanın gücünü vurgulayan hatıralar içinde uzlaştırmayı hedefliyor. Bunu ırksal şiddetin üstesinden gelmek ve ırksal ilerlemenin zaferini anıtlarda, anma törenlerinde ve turistik cazibe alanları olarak baştan yaratılan güneyin terör bölgelerinde kutlamak için yapıyor. Müzeyi “yaşayan bir kurum” olarak konumlandırma gayretlerine rağmen, burası her zaman, sermaye, neoliberalizm ve ırksal ilerleme anlatılarıyla yapısal olarak iç içe geçmiş bir yer olacak.  

 

Bu mekânları, beyaz üstünlüğü mantığı altında şiddetin sanat formuna bürünebileceğinin farkında olan eleştirel bir yaklaşıma tabi tutmamız gerekiyor. Beyaz üstünlüğünün kurbanlarını yad etmesi, tanıması ve onurlandırması gereken mekânların hesap vermekten uzak, gamsız ve “tarafız” liberal girişimler olmasına göz yumarak kendimize büyük bir kötülük yapıyoruz. Kökten daha iyi bir dünya talep etmek yerine (ki, böyle bir dünyayı hak ediyoruz), siyah insanları öldürmüş olan ve öldürmeye devam eden şiddetin izleyicilere teşhir edilmesiyle yetindiğimiz sürece, beyaz üstünlüğünü ortadan kaldıramayız. Şiddete karşı koymalı, ona meydan okumalı ve kendimizi şiddete karşı savunmalıyız; sanat, sermaye ya da tüketimcilik adına ona yeni ifade imkânları sunmamalıyız. Burada eleştirdiğim şeylerin birçoğunda iyiye yönelik bir potansiyel görsem de, görünmeyenin, özgürleşme yolunda sınırsız olasılık barındırdığını unutmamak gerekiyor. Alışıldık sergiler bizi, özgürleştirici bir yeniliğe kavuşturamaz. Bunun için, çatışmaktan kaçınmayan cesur yeniliklere ihtiyacımız var.  

 

William C. Anderson’ın 27 Aralık 2018’de Hyperallergic’te yayınlanan When a Lynching Memorial Becomes a Photo Opportunity başlıklı yazısından kısaltılarak çevrildi.

bellek