Çağdaş İkonoklazm

9/1/2015 / skopbülten / Ali Artun

 

Stéphane Charbonnier (1967-2015)

 

Bir çağ dönüşümü yaşıyor olduğumuzdan artık pek kimsenin kuşkusu yok. Modernlik siliniyor. Birbirlerinden doğan evrensellik-ulusallık-bireysellik, sekülarizm/laiklik, kamusallık gibi oluşumlar aşınıyor. Ya anlamsızlaştırılıyor ya da yeniden anlamlandırılıyor. Başta da toplumsallık geliyor. Modern siyaset biliminin ve sosyal bilimlerin temel kategorisi... Küreselleşmeyle birlikte kapitalizmin bütün yeryüzünü kuşatması sonucunda, siyaset, artık toplumsal/sınıfsal farklılıklar üzerinden örgütlenmiyor, kültürel farklılıklar üzerinden örgütleniyor. Kapitalist devletin, toplumu sermayenin dizginsizliğine karşı kolladığı neoliberalizm öncesi "toplumsal adalet", "toplumsal refah" retoriği geride kaldı. Yeni rejimin mimarlarından Margaret Thatcher'ın ünlü lafıyla "toplum bitti". David Harvey'nin ifadesiyle neoliberalizm "sermayenin ve dinin restorasyonuydu". İşçi sınıfının yüzyıllar boyunca elde ettiği haklar ve güvenceler parçalanmaya başladı. Hatta işçi sınıfının, "emek" ve "sömürü" gibi kategorilerle birlikte bir "hata" olduğu tartışılmaya başladı. Toplumbilimin yerini "kültürel çalışmalar" almaya başladı. 1968 ayaklanmaları ve o tarihlerdeki anti-emperyalist savaşlarla tarihinin zirvesine tırmanan "sol" eriyordu.

Modern siyasetin çözülmesiyle birlikte, daha düne kadar süren ve modernliğin ürünü olan kolonyalizme karşı Üçüncü Dünya’da yükselen ulusal kurtuluş savaşları da sona erdi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, aralarında hegemonya savaşları yaşayan emperyalist uluslar arasındaki savaşlar da tükendi. Emperyalizm, artık daha ziyade küresel şirketler (korporasyonlar) arası bir manzara arz etmeye başladı. Toplumsal ve ulusal iktidar savaşlarının yerini kültür savaşları aldı. Siyaset, toplumsal karşıtlıklar üzerinden değil kültürel karştlıklar üzerinden yürütülüyor. Yani dinsel ve etnik farklılıkların örgütlenmesi üzerinden. Sınıflararası ve uluslararası savaşlar yerine, zamanımızda etnik ırklar, dinî mezhepler, hatta aşiretler ve kabileler arasındaki savaşlar yükseliyor. Küreselleşme öncesinin Üçüncü Dünya ülkeleriyle birlikte, Türkiye de, siyasetteki bu kültüralist dönüşümün en şiddetli yaşandığı coğrafyalardan biri oldu.

Kültür savaşları, ulusal, toplumsal kimliklerin yerine yeni kimliklerin inşa edilmesini gerektiriyor: kültürel kimliklerin. İşte bu kültürel inşa politikalarının en etkili silahlarından biri sanat. Çünkü bu savaşlar öncelikli olarak iletişim alanında veriliyor. Dolayısıyla, sanatların egemenliğinde olan imgeler, semboller, işaretler, ikonlar çok önemli rol oynuyor. Guattari zamanımızda kitle imha silahlarının yerini iletişim silahlarının aldığından bahsediyor. Baudrillard da "savaşın, savaş göstergeleriyle değiş tokuş edildiğini" söylüyor. Zamanımız semantik/semiyotik kapitalizm çağı; sadece piyasada değil savaş alanında da. Kültür savaşlarının gösteriye dönüşmesinin en dehşet verici örneği, kuşkusuz, 2001 yılında New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'ne karşı düzenlenen saldırı: 9/11. Aralarında sanat tarihçisi T. J. Clark'ın da bulunduğu sanatçı ve yazarlardan oluşan San Francisco Retort Grubu, 9/11 saldırısını "imparatorluğun imaj yenilgisi” olarak değerlendirdi.

Kültür savaşlarında sanatın en yoğun olarak kullanıldığı olay Balkanların parçalanmasıdır. "Etnik temizlik" ertesinde, Doğu Avrupa'da sosyalizmin izlerinin silinip bu bölgenin bir "açık toplum"a, "sivil toplum"a dönüştürülerek küresel piyasaya eklemlenmesi amacıyla gayet sistemli bir iletişim seferberliği başlatılmıştır. Hedef, savaşla kurulan yeni kültürel coğrafyanın ve kültürel tarihin meşrulaştırılmasıdır. AKP Hükümeti'nin imzaladığı, "Berlin-İstanbul kültür koridoru" projesi de aynı konjonktürde uygulamaya konmuştur. İşte Balkan halklarına yeni kültürel kimlikler, yeni öznellikler dayatan bu iletişim savaşında Harald Szeemann, Rene Block gibi kıdemli küratörler kadar, İstanbul'dan sanat yönetimi disiplininin kurucuları da canla başla çalışmışlardır. Ama bu alanda en etkin olan, Balkanların parçalanmasına bizzat katıldığını her vesileyle gurur duyarak açıklayan Georges Soros'un kurduğu çağdaş sanat merkezleridir. Octavian Esanu "Çağdaş Sanat Aslında Neydi?" makalesinde bu merkezlerin "misyonunu" inceliyor: "Ülke dışından finanse edilen yepyeni sanat kurumları, 'açık' veya 'demokratik' sanatsal üretim, sergileme ve dağıtım biçimlerini destekledi ve teşvik etti. Tüm bu girişimler içinde en etkilisi ise Soros Çağdaş Sanat Merkezi (SCCA) şebekesi oldu; nitekim, daha sonra bu bölgede çağdaş sanat olarak sunulan sanatın temellerini SCCA'nın attığı dile getirildi. Bu şebeke, 1990'lar boyunca Doğu Avrupa ve Orta Asya'daki on sekiz post-sosyalist ülkede yürürlüğe sokuldu."[1] Avrupa Kültür Derneği'nin, Beral Madra'nın önsözüyle sunduğu Kültür Sanat Yönetimi Programı, 1989 sonrasında Balkanlardaki "sivil/açık topluma geçiş" sürecinin kültürel yönetiminde, SCCA zincirinin örnek olduğunu kaydetmektedir. Sanatın Balkanlarda biyopolitik bir iktidar teknolojisi olarak kullanılmasıyla ilgili olarak, Misko Sukovic'in "Küratoryal Taktiklerle Kimlik İmalatı"na da bakılabilir.[2] Türkiye'de AKP İslamizmi ve kültüralist politikalarla birlikte yükselen Soros'un himayesindeki "açık toplumcu" ağın da, "sanatın Balkanlaştırılması"yla aynı dönemde örgütlendiğini unutmayalım. 

Siyasetin modern formlarından, toplumsal ekseninden sıyrılarak kültürel köklere yönelmesi, özgürlük söylemini de bu bölgeye taşımıştır. Modernlik öncesindeki, ulusallığın ve toplumsallığın keşfinin öncesindeki etnik ve dinsel köklere dönüş, epeydir bir özgürleşme hareketi gibi görülmektedir. "Çokkültürlülük", "kültürel farklılık", "kültürlerarası diyalog", "kültürel mübadele" 1990'larda çağdaş Batı liberalizminin ilkeleri haline gelmiştir. Ne var ki kültüralist politikalar, umulanın aksine, Avrupa'da da İslamcı fanatizmin ve ırkçılığın tırmanmasına yol açmıştır. Nitekim önce Angela Merkel, arkasından da Nicolas Sarkozy ve Dan Cameron 2010-11 yıllarında çokkültürlülüğün çöktüğünü ilan etmişlerdir. Ljubljana'lı bir filozof olan Žižek, "çokuluslu kapitalizmin kültürel mantığını" oluşturan çokkültürlülüğün çağdaş bir ırkçılık politikası olduğunu çok önceden öngörmüştür.[3]

Kültürel köklere ve soylara bağlı yeni tarih ve coğrafyalar uğruna kan dökülmeye devam etmektedir. Oysa kültüralist restorasyon politikaları, Tanrı adına yönetilen otokratik rejimleri restore etmektedir. Dinsel ve etnik aidiyetlerin öncelenmesi bireysel varoluşu ezmektedir. Özgürlük tarihinin kazanımları olan evrensel normların yerini alan kültürel rölativizm sayesinde meşrulaştırılan dinsel ve etnik dogmalar toplumsal ve bireysel hakları, özellikle de kadın haklarını ters yüz etmektedir. Oysa toplumsal eşitlik olmadan özgürlük hayali yanılsamadır. Kültürel özgürlüğün ve zenginliğin koşulu toplumsal ve bireysel özgürlüklerdir. Bu tabii ki, kapitalizmi yapılandıran ulusal ve toplumsal sistemin korunması anlamına gelmez. Modernlik, egemen ulusal/toplumsal politikalar kadar, uluslara, sınıflara, tanrılara ve ırklara karşı mücadelelerin tarihini de içerir. Ve egemen modernlik rejimine karşı en radikal itiraz sanattan gelir. 19. yüzyıl başında Romantizmle uyanan ve 1968'de en muzaffer ânında geriye saymaya başlayan sanatın ve edebiyatın özerklik savaşı, aynı zamanda, başta rasyonalizm olmak üzere, bütün modern mitolojilere karşı yürütülen bir savaştır: piyasaya, paraya, devlete, milliyete, ilahiyata...

 

 

Sanat ortamında ikonlar arasında yürütülen kültür savaşları ikonoklazmı da hortlatır. Bu ise topyekûn bir sanat düşmanlığına dönüşebilir. 9/11'in provası sayılan, Afganistan'daki Bamyan Budalarının havaya uçurulması gibi. Bu olay Molla Muhammed Ömer'in Afganistan'daki bütün heykellerin parçalanması yolundaki fetvasının bir sonucuydu. Irak-Şam İslam Devleti de (IŞİD) işgal ettiği topraklardaki bütün antik eserleri yok ediyordu. Sanata saldırılar ve heykellerin parçalanması, estetiğini devlet buyruğuyla muhafazakârlaştıran Türkiye için de artık sıradanlaşmıştır. İşte, Paris'teki Charlie Hebdo dergisine karşı düzenlenen katliamı kışkırtan da, baştan aşağı sanat düşmanlığıdır. İkonoklazmdır. Post-sekülarizm vaazlarıyla dinsel ikonları yeniden tabulaştıran kültüralizmdir. Charlie Hebdo, kültüralizme, onun hortlattığı tabulara ve her anlamda kültlere karşı bir forum olmuştur. Çarşamba günü katledilen editör Stéphane Charbonnier'in, "solcu, seküler ve ateist" bir yayın olduklarına ilişkin 2012'de yaptığı açıklama bunu doğrular. Bu mizah kahramanları, avangardın özerklik davasına sadık kalmışlardır. Çağımızda piyasanın ve iletişimin iktidarına teslim olmadan sanat yapılamayacağını savunanlara, hayatları pahasına, özgürlüğün, hakikatin, namusun, direnişin ve kahkahanın yolunu gösterebilmişlerdir.

 



[1] Octavian Esanu, "Çağdaş Sanat Aslında Neydi? Neoliberal Dönemde Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi ve Soros Çağdaş Sanat Merkezleri", Çağdaş Sanat Nedir? içinde (İstanbul: İletişim/SanatHayat, 2013) s. 99-100.

[2] Misko Sukovic, "Küratoryal Taktiklerle Kimlik İmalatı", Çağdaş Sanat ve Kültüralizm- Kimlik ve Estetik içinde (İstanbul: İletişim/SanatHayat, 2013) s. 189-202.

[3] Slavoj Žižek, "Çokkültürcülük, ya da Çokuluslu Kapitalizmin Kültürel Mantığı", a.g.e., s. 53-94.

sanatın özerkliği, sanat ve direniş, Modernizm, Charlie Hebdo, kültüralizm