Arzuyu Özgürleştirenler: Fourier, Sürrealistler ve Aşk

Charles Fourier, 1772-1837

 

Aşkın Fourier’de ve sürrealistlerde, yani onu en üst yücelik seviyesine taşıyanlarda, aşkı dünyayı algılamanın ve yorumlamanın bir anahtarı haline getirenlerdeki yerini tüm kapsamı ve karmaşıklığıyla birlikte burada ele almak mümkün değil. Yalnızca tutku düzeyinde kavranabilecek aşktan, rasyonel biçimde, fikirler düzleminde nasıl bahsedilebilir?

Charles Fourier yeni bir aşk düzenine dayalı Uyum’un [Harmonie] tesisini ancak uzak bir gelecekte tahayyül ederken,[1] sürrealizm kapitalist toplumun sancılarını ve musibetlerini kendi döneminde çözmek istemiştir. Sürrealistler, hayran olunası aşkın gerçekleşmesinin önündeki sefil hayatın engellerini yıkmak için ruhsal özgürleşme ile toplumsal dönüşümün tek bir harekette birleşmesini amaçlıyorlardı.

Fourier’yi sürrealistlere yakınlaştıran, soğuk akla yönelik ortak bir güvensizliktir: ruhun ve tenin iç içe geçişini kapsayan ortak bir tutkulu aşk anlayışını paylaşırlar; hovardalık ve serbestiyet konusundaki reddiyeleri de ortaktır. Köleleştirilmiş kadına sahip olduğu yeri geri vermeyi savunuyor, onu erkeğin özgürleşmesi, doğayla barışması ve insanlık durumunun ikiliğinin üstesinden gelmek için bir şans olarak kutsuyorlardı: “Sürrealizmde kadın bir büyük vaat olarak, yerine getirildikten sonra dahi var olmaya devam eden bir vaat olarak sevilmiş ve kutsanmıştır,” der Breton Yaşayan Eserleriyle Sürrealizm metninde. Sürrealistler ile Fourier arasında bir görüş ortaklığından ziyade dünyayı hissetme ve algılama biçiminde seçmeci yakınlıklar söz konusudur.

Breton, arzunun aşırı bir serbestiyetle hiçbir ilgisinin olmadığı fikrini savunduğu bir mülakatta Sade, Freud ve Fourier’yi “arzunun üç büyük özgürleştiricisi” olarak anar. Breton Fourier’yi, o güne dek hakkında ancak kısmi bir bilgiye sahip olduğu “uyumlu hayatın o büyük şairi”ni ABD’deki sürgün döneminde keşfeder. O zamanlar kayıp olduğu düşünülen Yeni Aşk Dünyası defterlerinin varlığından haberdar değildi. Bu defterleri yayına hazırlayan Simone Debout’ya göre, söz konusu elyazmaları “bireysel arzunun sırlarını ütopyanın olağandışı aydınlığında” açığa çıkarır. Fourier “keşfine çıkılmamış bir dünyanın karanlıklarındaki arayışlarını hiç olmadığı kadar derine götürüp [...], her daim dilsiz kalmış olanı konuşturur, herkeste saklı olanı açığa çıkarır ve kendi fantezilerinden yola çıkarak ‘öte diyarlar’ çizer, Uyum sahneleri resmeder”.

 

Marquis de Sade, 1740-1814 

 

Breton'a göre de cinsellik dünyası “evrene nüfuz etme irademizin karşısına o parçalanamaz gece çekirdeğini dikmekten” vazgeçmemişti. Hakikaten de sürrealistler, 1928 ile 1932 arasındaki Cinsellik Üzerine Araştırmalar,[2] 1929’un aşk hakkındaki büyük anketi ve 1962 EROS sergisinin gösterdiği gibi bu konuya eğilmekten geri kalmadılar. Hiçbir zaman oyundan ve mizahtan ayrı tutulmayan bu araştırmalarda hayli ciddi bir arayışın söz konusu olduğunu kavrayamayanlar tarafından alay veya küçümseme konusu edilmişlerdir kimi kez.

Bununla birlikte tüm sürrealistlerin aşk konusunda aynı yaklaşıma sahip olduğu söylenemez. Breton ve Péret’nin Eluard’ın hovardalığını eleştirdiği bilinir. Aşk üzerine ankette Eluard “hayran olunası aşk öldürür” yanıtını veriyordu. “Aşkın görünmez kılmadığı fikir yoktur” diyen Aragon için de bu geçerlidir; “sefil olanı,n hayranlık uyandıranın karşısındaki zaferi”ni ilan eder. Nancy Cunard’ın aşkını yitiren Aragon şöyle yazar: “Tükürelim kabul edersen/Birlikte sevdiğimize/Aşka tükürelim”. Andığımız bu iki tutum Breton’un şu ifadesini açıklığa kavuşturuyor: “Aşkın tutkulu ve münhasır biçimine yöneldim, [...] sürrealizmde meydana gelen ve siyasal ayrımlarla gerekçelendirilen kavgaların çoğunun, ima edildiği gibi kişisel meselelerle değil, aşk konusundaki anlaşmazlıklarla belirlendiğini sonrasında çarpıcı şekilde fark ettim.”

Platonik ve saf aşka yalnızca alayla yaklaşan ve gerçek aşkı ancak maddi ve tinsel olanın iç içe geçişi olarak kavrayan Fourier gibi, sürrealizm de tüm umutlarını âşıkların birbirine duyduğu arzuda temellendirir. Fourier'e göre tüm acılar, ikiyüzlülük, yalanlar, şiddet “tutkuların tıkanmasından” ileri gelir. Tutkunun bir sel akınıyla karşılaştırılabilecek gücü her daim medeniyet tarafından durdurulup yolundan saptırılmıştır. İster istemez Luis Buñuel’in filmi Altın Çağ’da bir fırtına gibi patlayan arzunun kudreti geliyor aklımıza; tutkusuyla tüm sözleşmeleri ve kurumları tiye alıp skandal yaratan bir çiftin çılgın aşkına karşı birleşmiş bir toplumun nefretini anımsıyoruz.

 

Luis Buñuel, Altın Çağ, 1930

 

Bu açıdan bakıldığında, Benjamin Péret’nin derlediği Yüce Aşk Antolojisi’ndeki metinler ve önsöz bunu olağanüstü biçimde gösteriyor. Bugüne dek, diye yazıyor Péret, insanlık “tek bir saf coşkunluk miti yaratmıştır, bizzat arzunun kalbinden yola çıkıp onun bütünlüklü tatminini hedefleyen yüce aşk. Böylece insan kaygısının çığlığı bir neşe ezgisine dönüşüyor”. Péret’ye göre insanda, ten ile ruhu birbirine karşıt kılan bir ikilik hali mevcuttur. Yalnızca yüce aşk bu halin üstesinden gelmeyi sağlar ve insanda bir bütünlük tesis etmeye yönelebilir. Péret bizleri, aşkın en yüksek anlamına kavuştuğu ve kozmik bir boyuta ulaştığı Novalis’i tekrar okumaya çağırıyor: Aşk yalnızca “en yüce gerçeklik, ilksel köken” olmakla kalmayıp “evrensel tarihin nihai amacı”nı teşkil eder. Bu evreni yüceltme ve erotikleştirme sürecinde Fourier ile olan derin yakınlaşmayı görmemek mümkün mü?

Sürrealizmin ayrıcalıklı kıldığı yüce aşkın, yani erkekle kadın arasındaki biricik ve karşılıklı aşkın Fourier’nin çokeşliliğe dayalı bir toplum olarak tasavvur ettiği Uyum’un inşasıyla bağdaşamayacağı fikri savunulmuştur. “Aşkta sonsuz sadakat insan doğasına aykırıdır” diye yazmamış mıydı Fourier? Fakat şunu unutmamak gerekir ki Fourier hiçbir şekilde biricik aşkın çokeşlilik pratiğiyle birlikte var olamayacağını iddia etmemiştir.

Sürrealizme, bilhassa da Breton’a getirilen eleştirilerden biri de homofobisine ilişkindir. Breton’un çeşitli kereler erkek eşcinselliğine karşı tutum aldığı doğrudur (Fourier’nin Sappho’culuğunu paylaşmamakla birlikte lezbiyenliğe diyecek sözü yoktur). Cerisy söyleşilerinde, orada bulunan sürrealistler bu konuda fikirlerini açıklamaya davet edilmiştir. Verdiği yanıtta José Pierre, Péret’nin Yüce Aşk Antolojisi’ne yazdığı önsözde geliştirdiği başlıca argümanları tekrar eder: Alman romantizminin sürrealistler için taşıdığı olağanüstü önem onların aşk ve kadın kavrayışına ışık tutar. Hareketin öncüleri sayılan Rimbaud, Jarry, Sade’a gelince, onların eşcinselliği her şeyden önce konformizme olan karşıtlıkları ve isyanlarıyla açıklanır. Sürrealistlerde harikulade olana duyulan aşk ile kadına duyulan aşk arasında bir ortak nokta bulunduğunu ve heteroseksüel aşkın her şeyden önce öteki’ye duyulan aşk olduğunu söylerken Ferdinand Alquié gerçekliğe oldukça yakındır. Ancak bize öyle geliyor ki kadının yüceltilmesinin nedenleri Androjin mitinde aranmalıdır. Yüce aşk, diye yazar Péret, “birbirine uyumlu biçimde eş yapılmış iki varlık arasındaki mükemmel ahenktir”. Breton da karşılıklı seçime dayalı aşkta ve çiftte “İlksel Androjin’in yeniden oluşumunu” görür.

Fourier’nin, bir meta haline indirgenmiş, burjuva evliliği çerçevesinde yasal olarak satılan kadının durumuna dair analizini, herkesten çok sürrealistler ciddiye almıştır: “Fourier gayet haklı olarak erkeklerin mutluluğunun kadınların sahip olduğu özgürlükle ölçülebileceğini söylediğinde, şundan emin olabiliriz ki bunun altında yatan, seçmen kimliğinin verilmesi veya erkekler gibi birtakım ıvır zıvırlar giyme hakkının edinilmesiyle karşılanmış sayılabilecek bir talep değildir”.

Seks endüstrisi tarafından sıradanlaştırılıp standartlaştırılan bir ahlaki serbestleşmenin geliştiği, kadının her zamankinden çok ticari amaçlarla araçsallaştırıldığı çağımızda bir şenlikli toplum talebi ne anlama gelebilir? Ekranlarımızda tele-gerçekliğin mide bulandırıcı ve hayret verici gösterisi akarken, BBG evi Falanster’in ve Uyum’un müstehcen anti-tezi olarak zuhur ediyor. Şunu kabul etmek gerekir ki Rimbaud’dan ve sürrealistlerden sonra aşk hâlâ ve her daim “yeniden icat edilmeyi” bekliyor.

 

Gérard Roche’un Les grands émancipateurs du désir Fourier, les surréalistes et l’amour başlıklı yazısından kısaltılarak çevirildi.



[1] Charles Fourier, Geleceğin Aşk Dünyasından, (Önsöz: Daniel Guérin), çeviren Oğuz Özügül, Pencere yayınları, İstanbul, 1995.

[2] Bkz. Seks Sohbetleri, Sürrealist Görüşmeler 1928-1932, çev. Işıl Özbek, Versus, Istanbul, 2007.

Sürrealizm