Almanya'dan Mesaj: Gerçekçi Ol, İmkânsızı İste

24/3/2020 / skopbülten / Autonomie

 

Almanya. 24 Mart 2020. Sürreel bir durum. Sabah, yıllardır oturduğunuz evin ana caddeye bakan penceresini açıyorsunuz ve tek bir ses gelmiyor. Dışarısı sessiz. İnsanlar “sokağa çıkma yasağı”na uymaya başladı.[1] Şehir herhalde 1945’ten beri hiç bu kadar sessiz olmamıştı. Ama dışarı çıkarsanız yanınızdan mütemadiyen polis devriyeleri geçiyor. Neler oluyor burada?

Bavyera yönetimi kriz durumlarında en hızlı ve en otoriter tepkileri verir ve peşinden başka eyaletleri de sürükler. Bavyera Eyaleti Başbakanı olarak Markus Söder’in Federal Cumhuriyette ayrı bir yeri vardır. Devlet salgına sert kısıtlamalarla tepki veriyor çünkü zaten aklına başka bir şey gelmez. Gerçekten anlamlı olacak şeyi, yani kitlesel test uygulamasını hayata geçirmek, bu kadar çökmüş bir sağlık sisteminde mümkün değil. Onun için tek yapabildikleri nüfusu kilit altına almak. Bir de çok üzgünmüş numarası yapmak. Basın toplantısında geveleyen Söder, Özgür Bavyera Eyaleti’nden dem vuruyor ve özgürlüğün Bavyera halkı için çok önemli olduğunu söylüyor. Kahkahalarla gülüyorum buna.

Sistemin, çözülmesi gereken gerçek sorunlar karşısında ne kadar aciz olduğu bir kez daha ortaya çıktı. “Şimdiye kadar iyi işledi” şiarıyla yıllardır sürdürülen neoliberalizm şimdi tüm gücüyle geri tepiyor: Mevcut krizle rasyonel biçimde baş edebilmek için gerekli olan her şeyin eksikliği çekiliyor. İnsanlarda bıraktığı (kilit sözcüğü “tuvalet kâğıdı” olan) ideolojik tahribat bir yana, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, artık göz ardı edilmesi mümkün olmayacak kadar dev bir sorun olarak karşımızda: Kurtulabilecek birçok insan ölüyor. Durum İtalya’da özellikle vahim; ölenlerin sayısı Çin’dekinden daha fazla. Durum yeni değil; yeni olan, ölçeği ve yakınlığı. Şimdi herkesin ne yapılması gerektiğini anlaması lazım, öyle değil mi?  

Her krizde hemen gündeme gelen bir soru var: Krizin bedelini kim ödeyecek? Yönetenlerin cevabı ortada: Devlet vergi paralarıyla, yani işçi sınıfının devlete ödemek zorunda olduğu paralarla şirketleri kurtaracak. Yani, sistemlerinin her 10 senede bir dev arıza verip bizi en temel ihtiyaçlarımızı bile karşılayamaz hale getiren krizler yaratmasının faturasını yine bize kesecekler. Devletin kurtarma paketi tahribatın etkisini kısmen azaltabilir ama sonunda muazzam kira ve ücret borçları olacak. Solun görevi bu sınıf savaşını kendi lehine belirlemek. Tüm bu yaşananlar, sağlık sisteminde iyileştirmeler ve sosyal hizmet sektöründe ücret artışları için mücadele edecek büyük bir toplumsal hareketi geliştirme fırsatı sunuyor. Şimdi buna hazırlanmalıyız.

Kitlesel testin yapıldığı ülkelerde salgın eğrisinin gitgide indiğini görüyoruz. Yani salgınla rasyonel biçimde nasıl mücadele edileceğine dair bir örnek var. Burada da aklıselimin hâkim olmasını sağlayalım. Ama bunun için evde oturmak ve sorunun bir şekilde çözülmesini beklemek yetmez. İktidardakilerin, iklim krizinde olduğu gibi, işlerine gelmediğinde bilime kulak vermedikleri malum. Başka yerde işe yarayan çözümlerin, ne kadar masraflı olursa olsun burada da uygulamaya konmasını sağlamalıyız. Şu anda maliyet, düşünülecek en son şey. Ayrıca, biz solcular bunun için gereken paranın nereden alınacağını biliyoruz. Böyle dramatik bir durumda sesimizi daha gür çıkarmalıyız: bu lanetin faturasını kodamanlar ödesin! Bunun için henüz yürüyüş yapamayız, ama viral açıdan bakılırsa, taleplerimizi sokaklarda ve internette geniş kesimlere iletmemize kimse itiraz edemez. Kazandığımız zamanı kullanalım!

 

Seien wir realistisch- fordern wir das „unmögliche“! başlıklı yazının İngilizcesinden çevrildi.

 

  



[1] 22 Mart günü yürürlüğe konan uygulamaya göre, ikiden fazla insanın veya aile üyesinin sokağa çıkması yasak.